Barbaros Mühendislik


Go to content

Gelişme 1

Akşam Yazıları




Propaganda Araçları Mülkiyeti



SAĞDUYULU, tarafsız ve gerçekçi davranmak, yalnız sizi okuyanları değil, kendinizi de kandırmamak için çok önemli.
Salt bu nedenle, siyaseti de ekonomiyi de yorumlarken teknik kalmak, olabildiğince kendini tarafların yerine koymak gerekiyor.
Doğru bildiğini söyleyecek kadar da cesaretli ve özgüven sahibi olmalısınız. Hele açık seçik belli olan gerçekleri, hâlâ saptırmaya çalışmak çok yanlış ve tutarsız.
Bir partiye devlet eliyle militan yetiştiren ve laikliğe aykırı eğitim verilen okulların kapatılmasının özgürlüklere aykırı olduğunun söylenmesi gibi.
Ancak, bazıları için, bazı hallerde malını satmak onu allayıp pullamayı zorunlu kılabilir.
Bazıları, gerçekleri saptırmadan kolay kolay mallarını ve fikirlerini satamazlar.
Bu kişilere ve güç odaklarına azgelişmiş ülkelerde çok daha yoğunlukla rastlıyoruz.
Çünkü, azgelişmiş ülke insanı kandırılmaya çok daha açık.
Onun eline vurup, ekmeğini almak daha kolay.
Ama, onun haklarını savunabilmek, çok daha zor.
Çünkü, azgelişmiş ülke insanı çoğu kez, kendini sömürmeye hazır olanların, farkında değil. Daha da kötüsü, milleti sömürmekte olanların, milletin çıkarlarını koruduğunu sanıyor.
Birçok azgelişmiş ülke aydınının da sandığı gibi.
Propagandanın, reklamın ve medyanın gücü de, bu noktada öne çıkıyor.
Çünkü, sömürebilmek için kandırabilmek gerek.
Üstelik kandırdıklarının, kandırılmaya isteyerek ve severek razı edilmeleri.
Hatta kandırılanların, kendini bu açık sömürüyü, kendi çıkarlarının korunduğuna inanarak desteklemeleri.
İşte bu nedenlerle, sömürebilmek için artık yalnız "Üretim Araçları Mülkiyeti"ni elde tutmak yetişmiyor; "Propaganda Araçları Mülkiyeti"ni de ele geçirmek lazım. Bazen de sömürebilmek için değil, kendini anlatabilmek için; haksız rekabetten ve iftiradan korunabilmek için "Propaganda Araçları Mülkiyeti"ne sahip olmak zorunlu.
Ülkemizde de, görsel ve yazılı medya sahibi olma gerekçeleri farklı değil. Hele, hak aramanın güçlüğü ve kanunların uygulanmasındaki umursamazlıklar göz önüne alınırsa. Adaletin işlemesindeki bozukluk ve gecikmeler olağan bir hal almışsa.
Herkesin kendi hakkını kendisinin aramak zorunda bırakıldığı düşünülürse.

11 Mayıs 1997





Dürüstlüğün Neresindeyiz?



NE SÖYLEDİĞİMİZ ve nasıl söylediğimizle değerlendiriliriz. Ama, çoğumuz gerçekleri değil, söylemek istediklerimizi söyleriz.

Yaşadığınız ülke yeterince gelişmemişse, gerçekleri ve doğruları söylemek yeterince ödüllendirilmediği için, söylenilenlerin çoğu da, ya yanlış ya da gerçek dışıdır.
Oysa, batı kültürü tersi anlaşılıncaya kadar, kişinin sözüne güvenilmesi üzerine oturan bir sistemi benimsemiştir. Atıp tutturmaya çalışmak da, yalan söylemek de batı kültüründe yoktur ve ciddi biçimde cezalandırılır.
Bu nedenledir ki, lisedeki öğrencilik yıllarım sırasında, sözlü sınavdaki soruların bir bölümünü bilmememe rağmen, "American Field Service" bursunu kazanabilmiştim.
Kazandırılmamın nedeni, üç seçenekli olan fakat karşılığını bilmediğim soruları cevaplandırırken, ya tutarsa anlayışıyla üç cevaptan birini seçmek yerine, "Cevabı bilmiyorum" diyebilmemdi.
Belki de bu nedenle, Amerikan sistemindeki test sınavlarında "Bir yanlış, iki doğruyu" götürüyor. Böylece, kişi bilmediği soruya atmasyon cevap vermeme alışkanlığını ediniyor.
Bizim eğitim ve sınav sistemimiz ise, atıp tutturmaya dayanıyor. Yalan ve yanlış hiç mi hiç cezalandırılmıyor.
Gerçek ve doğrunun hiç ödüllendirilmediği gibi!.
Bizde, söylenilenlerin çoğu gerçek dışı olduğu içindir ki, "Söz gümüşse, sükût altındır" ya da, "Her gerçeği söyleme, ama söylediklerinin hepsi gerçek olsun" gibi atasözleri üretilmiş.
Bırakın söylenenleri, yazılanların çoğu dahi gerçek dışı olabiliyor. Hele, çıkarcı veya tetikçi kalemlerin en çok okunan gazetelerde bile yer bulabildiği bir ortamda.
Ama, gerek yazılı ve görsel basının gerekse kişinin en azından kendi kendisine olan saygısının devamı, gerçeklerin söylenip yazılabilmesine bağlı.
Son yıllarda, medyamızdaki bu yozlaşma ile birlikte, yine medya sayesinde bir olgu daha yaşandı.
Gerçeklerin saklanamaması ve şeffaflığın yavaş yavaş yaygınlaşması olgusu.
Bu gelişim, sadece yurt sathına yayılı televizyon, radyo ve yazılı basın ağı nedeniyle değil, gittikçe kalitelileşen basın çalışanları sayesinde oldu.
İşte bu nedenledir ki, söylenilenlerin aksine ülkemizde de yolsuzlukların gitgide azaldığı ve yanlışlıkların denetlenebildiği bir gelişim yaşanıyor. Evet, yolsuzluklar gittikçe azalıyor. En azından artık, yanlış yapmanın umursamazlıkla karşılandığı, "Bir defadan ne çıkar" türü vurdumduymazlıklar yaşanmıyor.
Bundan sonra, daha detaya ve tekniğe inerek gerçek şeytanı da yakalamak mümkün olacak. Devlet eliyle zengin olma olgusu tamamiyle ortadan kalkacak.
Daha çok bilgisayar kullanımını, daha etkin piyasa ekonomisi uygulamasını, batı sistemlerinin daha yaygın olarak kullanılmasını ve daha eğitimli basın çalışanını bunun için istiyoruz.
Artık, bir yanlış iki doğruyu götürsün!..
Gerçek ve doğru ödüllendirilsin!..

15 Eylül 1997



"Global Finance" Dergisi ve
Basının Sorunları




BİRKAÇ GÜN önceki "Milliyet Gazetesi"nde, "Global Finance" Dergisi'nin Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel'i "Dünyanın En Kötü Merkez Bankası Başkanı" ilan ettiği yolunda bir haber vardı.
Benzer bir "Değerlendirme" bir zamanlar benim için de yapılmıştı; daha sonra düzeltildi. Ama, kötü değerlendirme basınımızda yer almış, iyisi almamıştı.
O sıralar Dergi'nin üst yönetiminden sorumlu bir kişi olan, "Executive Vice President - David E. Gibson" ile meseleyi görüştüğümde;
a) Türkiye'de bulunan muhabirlerinin değerlendirmesi ile bu neticeye vardıklarını,
b) Türkiye'deki muhabirin bizden randevu talebinin yerine getirilmemesi nedeniyle, biraz da kızgınlıkla
böyle sübjektif bir değerlendirme yaptığını,
c) "Global Finance"e bir ilan sağlanırsa meseleye daha yakın bakılacağını, öğrendim.
Gazi Erçel'in sorununun da benimkinden farklı olduğuna inanmıyorum.
Ama asıl sorun, "Global Medya" ile ilgili.
Bazı medya buna benzer tutumlarla bürokratın, siyasetçinin şevkini kırıyor. Bazen, haksız yere onu suçluyor, yargılıyor ve cezalandırıyor.
Aslında, hangi kısa yoldan ve "kimlerle" hedefimize varabileceğimiz konusunda, belki de bizi en çok medya yanıltıyor. Tabii ki, istemeyerek.
Medyanın habere yorum katmadaki becerikliliği de son günlerde oldukça gelişti. Ancak, medya insanlara bir şey öğretme ve onları yönlendirme yolunu seçtiği sürece, haberlerin gerçek, doğru, tarafsız ve art niyetsiz olmasını da mümkün olduğunca denetlemek zorundadır.
Hele yazılı basının sorumluluğunu hiç göz ardı edemeyiz. "Dergide/Gazetede Okuduğuma Göre Doğrudur" dedirtmeye devam etmeliyiz.
Okuyucu ile olan karşılıklı güven dergiciliğin, gazeteciliğin temelidir.
Aslında, haberler yorumdan uzak olmalı; başlıklar yazıların içeriği dışında hiçbir anlam taşımamalıdır.
Medya mensupları her ülkede temel ilkelerini savunmuşlar ve bu ilkelerinin bozulmaması için haklı olarak direnmişlerdir.
İşte bu nedenlerle, haklarında haber ve yorum yapılan siyasilerin, bürokratların, işadamlarının, sanatçıların kısacası herkesin aynı ortamlarda kendilerini savunabilme hakları olmalıdır.

3 Ekim 1996






Öldürmek Değil, Yenmek




SİYASAL gerginlik tırmanıyor. Maalesef, tarafların kendi haklılıklarına gittikçe inandıkları, taviz tanımaz bir süreç yaşıyoruz. Hoşgörünün ve birbirini anlamaya çalışmanın azalması, "Uzlaşma" ihtimalini de azaltıyor. Hiç kimse sorunları değerlendirirken, bir kez olsun karşı tarafın yerine kendini koymuyor.
Sevgi, saygı ve kesintisiz diyalog ortamının hâkim olması gerekirken, tarafların asıl amacı sanki, hasmını yenmek değil, öldürmek.
Üstelik, taraflar düşmanını kaybedenin, aslında kendisini yok edeceğini tahmin edemiyorlar.
Tarafsız olmaları gereken kurumlar, taraf olmaya başladı. Oysa demokrasilerde kozlar sadece Meclis'de paylaşılmalı.
Sanki, demokrasinin vazgeçilmez olduğu değil, yaşayamayacağı ispat edilmeye çalışılıyor.
Sanki, vatandaşın devletine, ordusuna ve idarecilerine olan güveni, azaltılmaya çalışılıyor.
Ordumuzun anayasal istekleri, halkoyuna sunulacakmış havası verilerek, olası bir erken seçim "Referandum"a dönüştürülmek isteniyor. Ordumuza, dolaylı dahi olsa, meydan okumaya kalkışmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu konuyu tartışmaya bile.
Parti kapatmalarla siyasal çözüme ulaşılamayacağını, geçmişteki deneyimler gösteriyor. Bir zamanlar, Cumhuriyet Halk Partisi de, Adalet Partisi de kapatılmıştı. Bir partinin kapatılması, o partinin taraftarlarını ve düşüncesini yok etmiyor.
Kapatılan büyük bir partinin seçmenini kazanmak için, partiler hangi tavizleri vermeye kalkabilecek?
Milletin bu kesimine taviz verilmeden, "Kitle Partileri" yaratılamayacağına göre, sorun nasıl çözülecek?
Ülkenin imam ihtiyacı belli iken, yıllar boyu İmam Hatip Liseleri'nin sayılarının artmasına ve bir partiye taraftar yetiştirmesine seyirci kalındıktan sonra, bu sorun parti kapatılarak çözülebilecek mi?
Galip gelebilmek için, öldürmek değil, yenmek gerek.
Öldürmeden yenmek, zor görülüyor.
Ama, "Dar Kapı"dan geçmeyi öğrenmeden, demokrasiyi de öğrenemeyiz.

8 Haziran 1997




Acele İşe Karışan Şeytan




SON 9 YILDA 9 hükümet değişti. Rahat çalışmasına izin verilenler dahil, hiçbiri ülkenin sorunlarına çözüm getiren, kalıcı tedbirler alamadılar.
Kısır politik çekişmeler, medya kuruluşlarının yürütmeyi ve bürokrasiyi yönlendirme girişimleri, devletin tepesindeki uzlaşmazlıklar, liderlerin milletvekilleri arasında denge kurma eğilimleri, işadamları ve basın kuruluşlarının bakan atama eğilimine girmesi her konuda ehil kişilere yetki verilebilmesini engelledi.
Hükümetler, belki kararlı, haklı ve tarafsız uygulamalar yapamadıkları, belki de kendilerini iyi anlatamadıkları için yeterli otorite sağlayamadılar. Yenilik yapamadılar. Ülkemizi geri kalmışlıktan kurtaramadılar. İstikrarı yakalayamadıkları için, detayda gizli olan şeytanın, varlığını bile hiçbir zaman öğrenemediler.
Bürokratlar, politikacılara nasıl olsa kısa sürede değişir gözüyle bakıp durumlarını idare etmeye, bir taraftan da başa gelme ihtimali olan diğer politikacılarla dirsek temasını sürdürmeye çalıştılar.
Gerek politikacı yöneticiler ve gerekse bürokratlar çok çabuk değiştirildikleri için, işlerinin geçmişini ve detayını öğrenemediler. Direnebilenler ise, öğrendikleri devlette hiç bir hizmetin cezasız kalmayacağı idi.
Pastanın büyütülememesi, devletin gittikçe fakirleşmesi, halkın ve işadamlarının devletten olan beklentilerinin azaltılamaması, yapısal reformların ve özelleştirmelerin yapılamaması sorunların çözümünü geciktirdi.
Pastadan büyük paylar almaya alışmış kesimler, bu paylarının devletin ekonomideki etkisi azaldıkça, azalacağını sezemediler.
Hükümetlerin ne hedefleri, ne de daha sonraki aşamalarda uygulanacak politikaları belliydi. Hangi limana gideceğini bilmeyen gemiye, hiçbir rüzgârdan fayda gelmeyeceği gibi.
Enflasyon kontrol altına alınamadı, piyasa ekonomisi uygulanamadı. Gelir dağılımı bozukluğu gittikçe arttı.
Krizlere alışıldı. Ülke, dünyanın yeterince gelişemeyen ülkeleri arasında yer aldı. Radikal görüşler, umut olmaya başladı. Bu görüşlerin temsilcileri, birinci parti haline gelebildiler.
Rant ekonomisinin de kayıt dışı ekonominin de istatistikleri tutulamaz hale geldi ve her ikisi de kontrol dışına çıktı. İnsan hakları ve çevre sorunları, tartışmaya bile değmez bulundu. Eğitim sorununa hiç eğilinmedi.
Halk, geri kalmışlığın ve fakirliğin baskısıyla, sorunlarının bir an önce çözülmesi için acele etti. Yöneticilerini sık aralıklarla değiştirmeyi bir çözüm sandı. Sorunları çözme kabiliyeti bulunanlar ise hiç beklenmeden değiştirildi.
Acele işe şeytan karıştı. Güçlü hükümetlerin kurulamadığı, koalisyonların kalıcı çözümler getiremediği yıllar, halkın zamanını harcadı.
Çocukluk hastalıklarının ikisinden, bir türlü kurtulamadık. Yani, demokrasiyi ve piyasa ekonomisini tam olarak yerleştiremedik.
Sorunların çözümü için, bir kaç kez demokrasinin kesintiye uğratılması bile göze alındı. Yine, olmadı.
Detaydaki şeytan, acele işe de karışıyor.
16 Haziran 1997



Meclis'te Neler Öğrendim?



MİLLETVEKİLLERİNİN kalitesizliğinden tutun, oylarının rengine göre onurluların belirlendiği bazı haksız değerlendirilmeler maalesef yapılıyor. Böylesi değerlendirmeler, Meclis Başkanı'nca gerekli cevaplar verilse de, Meclis'i kaçınılmaz olarak yıpratıyor.
Demokrasilerde önemli olan, milletin Parlamento'da yönelimleriyle, kültürleriyle ve tercihleriyle temsil edilmesidir. Milletvekili olarak görev yaptığım dönemde, Parlamento'da "Milletin Gücü"nü bu netlikle hissettim.
Türk Milleti'nin içtenliğini, sevecenliğini, müsamahakârlığını, uzlaşma ve barış eğilimini, kültürünü ve ülkesine bağlılığını milletvekilleri çok sağlıklı yansıtıyor. Milletvekillerini kötüleyenlerin, aslında onların niçin kendilerine benzemediklerini izah edemedikleri için, böylesine sert eleştiriler getirdiklerini söyleyebiliriz.
Ama, ne denirse densin, demokrasilerde herkesin aynı şeyi düşünmesi beklenemez.
Demokrasi, özünde başka düşüncelere saygı rejimidir.
Demokrasi, oyla becerilemeyenin, zorla becerildiği bir rejim değildir.
Demokrasinin üstünlüğü, milletin yararına olduğu düşünülen yönetimin, bizzat millet tarafından seçilebilmesinde ve gerektiğinde bu yönetimin değiştirilebilmesindedir.
Demokrasinin üstünlüğü, medyanın ve çeşitli baskı gruplarının ısrarına rağmen, çoğunluğa dayalı hükümetlerin kurulabilmesindedir.
Demokrasinin üstünlüğü, milletle partilerin ve devletin ortak çıkarının oluşturulabilmesi; milletle partilerin ve partilerle de devletin bütünleştirilebilmesi ve uzlaşmasındadır.
Bu büyük uzlaşma nedeniyle, bir partinin genel başkanını dövmeye çalışmakla, o parti milletvekillerini dövmeye çalışmak farklı olmuyor.
Bu uzlaşma yüzünden, partiden ayrılarak siyasi mücadele kolay kolay verilemiyor. "Parti Disiplini" denilen şeyin özü de bu uzlaşmada yatıyor.
İktidar partileri, aslında bir dönem için devletle milletin uzlaşmasına aracılık etmeye soyunmuşlardır. Milletin verdiği asli görev iktidara gelerek, ona hizmet etmektir.
İşte bu nedenle, iktidardan kaçanlar yahut, elde ettikleri iktidarı avuçlarından kaçıranlar, kısacası uzlaşma yanlısı olmayanlar siyasi hayatta kaybediyorlar.
İşte en azından bu nedenle, iktidar partileri kolaylıkla dağıtılamıyor.
Demokrasinin gerçekleri, bizim Meclisimizde de kendini rahatça hissettiriyor. Millet gerçek kültürünü ve isteklerini orada yansıtıyor. İçeride tartışan milletvekillerinin, kulislerdeki dostluğu milletin hoşgörü anlayışını orada görüntülüyor.
Uzlaşma, orada kitle partilerinin, seçim ortaklıklarının ve koalisyonların oluşturulması ile kendisini gösteriyor.
Seçmenlerle tokalaşmanın, onların acı ve sevinçlerini paylaşmanın getirdiği gücün, medyanın propaganda gücünden daha üstün olduğunu orada keşfettim. Beni haksız yere kötülemek isteyen bir rakibimin halk tarafından dışlanmasını ve seçimi kaybetmesini yaşadım.
Bazılarının beğenmediği o milletvekilleri, uzlaşmacı tutumlarıyla, hoşgörülü yaklaşımlarıyla, yapıcı tenkitleriyle, sevecen davranışlarıyla bana çok şey öğrettiler.
Bir şey daha öğrendim. Yönetebilmek için, gerçeği görebilmek için, milleti yanına alabilmek için aydın olmak yetmiyor.
Usandırıcı baskılar, boş umutlar hiç yetmiyor.

18 Ekim 1996



Alternatif Umut




HERKESİN tahmin ettiği gibi, İngiltere'de bu kez İşçi Partisi kazandı. İşçi Partisi uzun süreden beri, aşırılıklardan vazgeçmişti. Toplum çıkarını savunan, kavgacı olmayan, gereğinde grevlere bile karşı çıkabilen bir tavır sergiliyordu. İngilizlerin, İşçi Partisi'ni denememek için bir nedenleri kalmamıştı. Geçtiğimiz dönemde, Muhafazakârlar ekonomide büyük bir atılımı başarmış olmalarına rağmen, oylar İşçi Partisi'ne gitti. Muhafazakârların başarısına rağmen.

Bizde ise, sol partiler bir türlü gündemi yapamadılar. Bütünleşmektense, bölünmeyi yeğlediler. Doğru ata, çok az oynadılar. Çoğu zaman muhalefette kalarak güçlenmeyi beklediler. Koalisyonlara katıldıklarında bile muhalefet özlemleri bitmedi. Partililerin çoğu, iktidarın kendilerini yıprattığı fikrindeydi.
Yenilikleri konuştular fakat uygulayamadılar. Toplumun dinamiklerini kavrayamadılar. Aydınların zaman zaman oluşan büyük desteğini değerlendiremediler. Basın desteğini, önemli ölçüde yitirdiler. Kitle partisi olamadılar. Sloganlarını kaybettiler.
Oysa, solun bir "Alternatif Umut" olmasını istiyorduk. Hâlâ daha istiyoruz.
"Alternatif Umut"lara sahip olabilmek, çağdaş demokrasilerin en büyük fazileti.
İngiliz İşçi Partisi, işte bu sayede iktidara gelebildi.
Bugünkü "Umut"lar, yarının "Alternatif Umut"u olabilme olanağını yakalamaya çalışacaklar.
Ama, sadece biri yakalayabilecek.
Uzlaşabilen, yenilik getirebilen ve ekip oluşturabilen.

5 Mayıs 1997




Meclis'i Çalıştırmaya Çalışmak




MECLİS, asli görevi olan kanun yapmayı yeterince yerine getiremiyor. Bizde iktidarın görevi "Meclisi çalıştırmaya çalışmak", muhalefetinki ise "Meclisi çalıştırmamaya çalışmak". Bu nedenle, zaman zaman Meclis toplanamıyor.
Yoklama sırasında sıkça görülen manzara, muhalefet milletvekillerinin kulislerde beklemeleri. Yoklama bitip, iktidar partileri çoğunluğu sağlayabilirlerse, Genel Kurul salonuna giriyorlar.
Üstelik bu durumda, yoklamada olmadıkları halde, "Yok" yazılmıyorlar. Sonradan, bir fiş dolduruyorlar. Çünkü, milletvekilinin yok sayılması o günkü bileşimlerde olmaması ile mümkün olabiliyor; yoklamalarda olmamasıyla değil. Zaten, her milletvekilinin ayrı ayrı ismi okunarak yoklama yapıldığından, yoklamalar 20 dakikadan az sürmüyor. Ayrıca, Başkan çoğunluk kalmadığı konusunda tereddüde düşerse, bileşimi açtıktan sonra da yoklama yapabiliyor. Oturum Başkanı, muhalefet partilerindense, zaman zaman bu yetkiyi kullanarak, Meclis çalışmalarını zorlaştırabiliyor. Yine görüşmeler sırasında, işaretle oylamaya geçilirken 20 milletvekili ayağa kalkarak veya önerge vererek yoklama yapılmasını isteyebiliyor. Yani, sistem Meclis'in kolay toplanmaması üzerine kurulmuş.
"Gündem Dışı Konuşmalar", bizde gündemin başında yer alıyor. Oturum Başkanı, 3 kişiye gündem dışı söz verebiliyor. Bu yetki, oturum başkanlarınca genellikle kullanılıyor. Hükümet de bu konuşmalara cevap verebileceği için, yaklaşık günün 1 saati de gündem dışı konuşmalarla geçiyor. Gündem dışı konuşmalar genellikle, "Seçmene Selam" amacıyla yapılıyor. Haftada 3 gün ve 15.00-19.00 saatleri arasında toplanan Meclis'in, 2 gününün tahminen ilk bir saati yoklama ve gündem dışı konuşmalarla geçmiş oluyor.
"Kanun Yapmak" dışında, Meclis'in bilgi edinme ve denetim yolları olarak bilinen çalışmaları var. Bunlar, sözlü soru, yazılı soru, Meclis Araştırması, Genel Görüşme, Gensoru ve Meclis Soruşturması. Yazılı sorular, Meclis'in zamanını almıyor. Ama, sözlü sorular genellikle, ilgili Bakan'ın Genel Kurul'da soruyu cevaplandırmasını gerektiriyor. Sözlü sorular, zaten haftada 3 gün çalışabilen Meclis'in haftada 2 gününde ve bileşimlerin başında, birer saatten az olmamak üzere ele alınıyor. Böylece, haftada 12 saat çalışabilen Meclis'in yaklaşık haftada 4 saati, yoklamalar, gündem dışı konuşmalar ve sözlü sorularla geçiyor.
Zaten, salı günleri tamamiyle Meclis Araştırmaları'na ayrılmış vaziyette.
Meclis toplanabilmişse ve haftanın geri kalan 5 saati içinde Genel Görüşme, Gensoru ve Meclis Soruşturma'larından vakit kalabilmişse, asli görev olan "Kanun Yapılması"na vakit ayrılabiliyor.
Ama merak etmeyin. Yine de, kanun yapılabiliyor. Sayıları tatmin edici olmasa bile, birçok önemli konuda kanun yapılabildi. Bazen çalışma süreleri uzatıldı, bazen de çalışma günleri artırıldı.
"Meclisi çalıştırmak" zor görev olmamalı.
Halkın, kendi kendini idare edebilmesi adına.

14 Mayıs 1997








Erken Seçim Kararı Almış
Bir Meclisin Kulisinde





PERŞEMBE gecesi Meclis sabah beş buçuğa kadar çalıştı. Gün içinde erken seçim kararı ve iki aylık tatil kararı alınırken; yeni seçimlerle ilgili yasa da çıkarıldı.
Aylardan beri, tecrübeli milletvekilleri, "Hemen karardan sonra, erken seçim kararı almış bir meclisin kulisinde bulunma"nın çelişkili duygularını anlatıp durmuşlardı.
Vekiller, sanki birbirlerini bir daha hiç görmeyecekmiş gibi, duygu yüklüydü. Öyle ya, şimdiye kadar gidenlerin % 50-60'ı bir daha geri gelmemişti.
Genel başkan yardımcıları bile, tahminler yürütüyor; isim isim "şu gelir şu gelmez" gibisinden hesaplar, tahminler yapıyorlardı.
Genel Başkan'ın 28 kişilik kontenjanına kimlerin girebileceği tartışılıyordu. Tabanı olanlar bile yerlerini riske etmemek için, kontenjana girme heveslisiydiler.
Partilerdeki "Kararsız İtirazcılar", suspus olmuşlardı. Bir gün önce liderlerini eleştirip, % 16'dan fazla oy alamayız diyenler; bugün lideri yere göğe sığdıramıyorlar, "En az % 34 oy alırız." diye başkalarını iknaya çalışıyorlardı.
Bazıları liderin davetlerine bile geldiğini; artık büyük şehirden, yorulmadan seçilebileceğini söylüyorlardı.
Herkes, birbirini liderin casusu gibi görmeye başlamış; ağızdan çıkan her sözün lidere yetiştirileceğinden emin ve temkinliydi.
"Kararlı İtirazcılar", seçim kararı oylamasına red oyu verdiler. Böylece lider sultasına karşı çıktılar. Kurulması ihtimali olan "Tarafsız Hükümet"te yer alabilme olasılıklarını arttırdılar. Bunlar, hem lidere karşı çıkabilip, şahsiyet gösterisi yapabileceklerini; hem de, çeşitli gruplardan yaptıracakları baskılarla, liderin "eli mahkûm" kendilerini iyi yere koyacağını hesaplıyorlardı.
Velhasıl, herkesin işleyip işlemediği sonradan belli olacak bir hesabı vardı.
Bazılarına, lider seçilme sözü vermişti. Liderler sözlerinde dururdu. "Beşinci Eğilim" mensupları da bu grup içindeydi. Bu sözler, bilmemkimin önünde verilmişti. Herkesin bir bilmemkimi vardı. Üstelik, liderin sözünde durmaması halinde, vekilin açıklamaları olur; ülke ayağa kalkardı.
Bunlardan bazıları, bir dönem daha seçilmek uğruna her fedakârlığı yapabilecek tiplerdi.
Bazılarının taktikleri daha değişikti. Bunlar, kendi işlerini hallettiklerini söylüyor; arkadaşlarına "Meraklanma, liderle konuşur seni de hallederiz." diyorlardı.
Aralarında, dört dönem arka arkaya erken seçim kararı almış olanlar vardı.
Bunlar, şimdiye kadar toplam beş yıllık milletvekilliği süresi feda etmişlerdi. Ülke onlara borçluydu. Bu nedenle, yeniden seçilmeleri gerekirdi.
"Özalistler", umutsuzdu. Bir süredir, hep bardağın boş yanını görmeye başlamışlar; birbirlerini dolduruşa getirmeye alışmışlardı. Onlara göre, seçim kararı ihtilal getirirdi. Zaten, onlara göre son birbuçuk senedir, her gün bir ihtilalden dönülüyordu.
Kendinden en emin olanlar, mevcut hükümetteki bakanlardı. Bunların yerleri garantiydi. Liderle sık sık beraber olmuşlar; aynı kaptan yemek yemişlerdi. Bunu bilen vekillerin, bakanlara karşı olan "Dediğimizi yapmaya mecbursun" şeklindeki bakışları değişmiş; bu davranışların yerini nazik gülücüklerle, onların başarılarını her yönden destekler tavırlar almıştı.
Örneğin, bir bakanın, koltuğunun sırtına astığı ceketi düşünce, eskiden "Ceketin düşmüş" diyen vekiller, şimdi "Sayın Bakanım, size enflasyon bile dayanamadı düştü" diyerek, ceketi yerden almaya yelteniyorlardı.
Ama, bazı bakanlar vardı ki, parti değiştirmek zorundaydılar. Bunlar girmeyi düşündükleri yeni partilerinin milletvekilleriyle sarmaş dolaş, bildikleri açık saçık fıkralarla taraftar toplama peşindeydiler.
Herkesteki tedirginlik, fıkralara yansımıştı.
"Böyle kalmaz; ama, eski halini de almaz." diye biten fıkra, günün mânâ ve ehemmiyetini yeterince anlatıyordu.

3 Ağustos 1997



Yükseltip Yukarıdan Bırakma Taktiği




HALEN Türkiye'de bulunan IMF heyetinin başı icra direktörü, Avrupa sorumlusu Willy Kiekens'ı 4-5 yıldır tanırım.
Kendisiyle ayaküstü Türkiye'nin ekonomik durumunu konuştum. Umutluydu. Bürokratları ve politikacıları destekliyordu. Bu kez, olabilir dedi. "Bu kez, iş galiba ciddi tutuluyor."
Anlaşılan bu kez, bürokratlar ve politikacılar birbirlerini jurnallememişlerdi.
Bu kez, bürokratlar, politikacılar ve işadamları hükümetten umutlu olduklarını söylediler.
IMF Heyeti de hükümete destek kararı alınmak üzere, Board'a teklif götürecek.
Yeni ekonomi politikası hedef ve tedbirleri bize bile iyice anlatılmamışken, IMF ikna oldu. Şimdi, IMF ile bir gölge anlaşma yapılabilecek.
Öte yandan, Maliye Bakanı bir açıklama yaparak "Önlem almazsak Türkiye felakete sürüklenir." dedi.
Piyasa durgunlaşacak. Yatırımlar yavaşlayacak. Yine de, büyüme % 4.4 olacak.
Yapısal tedbirler alınmadan, enflasyon % 3'e düşecek.
Yapısal tedbir "Bütçe Tasarısı".
Bizde muhalefet stratejilerine, ekonomik krizler çıkarmak da dahil olduğu için, işe önce IMF nezdindeki Türk bürokratların aleyhte propagandalarıyla veya eski bürokratların IMF ziyaretleriyle başlanıyordu.
Birçoğuna göre, yabancılar Türklerden önemli olduğu için, önce yabancılar, hükümetlerin ve ekonomi yönetimlerinin kötü olduğuna ikna ediliyordu.
Arkadan, işadamlarının kendi hükümetleri hakkındaki bitmek bilmeyen kötülemeleri geliyordu.
Sonra da, bankacıları etkileyip zararlarına olduğunu bile bile, sürü psikolojisi yaratılarak bir enstrümana hücümlarının sağlanması.
Bunları geçtiğimiz dönemde yaşadık. Bu kez taktik değişik.
"Yükseltip, Yukardan Bırakma" taktiği.
İlk kez, %3 enflasyon ve 3 yıllık programdan bahsediliyor. Hedefler yükseltiliyor.
Hedefleri gerçekleştirecek olanlar, "Hükümet dediklerimizi yapmazsa gideriz!" diyen bürokratlar.
Hedeflerin gerçekleştirilmesinden sorumlu kişi, Sayın Başbakan.
Hedefler yüksek, Tokmak başkalarının elinde.
Tokmağı elinde tutanlar, bu kez politikacı bile değiller. Tokmağı elinde tutanların kaybedeceği şeyler çok az.
Sorumlu kişi, Sayın Başbakan.
Çünkü bu kez herkes bizden.
Ülkenin ve enflasyon mücadelesinin ise, boşa atılacak tek kurşuna bile tahamülü yok.
Tartışılmayan bir enflasyon mücadelesi var. Tartışılmayan tedbirler var.
Hâlâ halka anlatılmayan, enflasyon mücadelesi var.
Mücadele kazanılırsa, kahramanları bürokratlar.
Kaybedilirse, Sayın Başbakan.
Hedefler yüksek !
Yukardan bırakılanın, parçalanma olanağı da!

20 Ekim 1997





Siyasal Strateji Geliştirmek



ARTIK, Türkiye'de de siyasi kararlar, belirlenmiş strateji ve hedeflere uygun olarak alınıyor. Gerçekçi ve güç dengesini kendi hedeflerine göre yönlendirebilen stratejiler başarılı oluyor. Uzun süredir, siyasi partiler birbirlerinin stratejilerini öğrenmek ve karşı tedbirler geliştirmek çabası içindeler.
Son zamanlardaki strateji belirleme çabaları, dört çeşit siyasetçi yarattı. Bunlar:
a) Stratejiyi bizzat yapıp uygulama olanağına sahip olanlar. Bunlar arasında yalnız üst düzey politikacılar değil, siyasetle uğraşmaktan hoşlanan çeşitli güç odakları ve baskı grupları da var.
b) Stratejinin büyük bölümünden haberdar olanlar. Bu grubu, "Stratejiyi Bizzat Yapanlar"ın tam anlamıyla güvendikleri politikacılar ve kişiler oluşturuyor. Bu kimseler, gelişmeler karşısında doğru ve zamanında tavır alabilme olanağına sahipler. Tabii, uygulanan strateji başarılı olursa.
c) Stratejinin bir bölümünden haberdar olanlar. Bu grubu, "Takipçiler" oluşturuyor. Bu gruba dahil olanlar, çeşitli biçimlerde kullanılmalarına rağmen, gelişmeler karşısında doğru ve zamanında tavır alma olanağına sahip değiller.
d) Stratejiden haberdar olmayanlar. Bunlar arasında sadece, "Uygulanan Strateji" konusunda doğru ve zamanında tahmin yapanların doğru ve zamanında tavır alma şansı var.
Stratejiler, genellikle aşağıdaki prensipleri içeriyor:
a)Hedeflerde ve genel stratejide gizlilik.
b) Savunma değil, hücum.
c) Gündeme hâkim olma.
d) Gücün olduğundan yüksek gösterilmesi.
e) Özgüven ve moralin yüksek tutulması.
f) Stratejiye uygun aşamalı ve programlı hareket biçiminin belirlenmesi.
g) Hedefe varılırken, kimlerin ve hangi güçlerin hangi aşamalarda nasıl kullanılacağı.
h) Stratejinin detaylı zamanlaması.
Uygulamalar ve öncelikler farklı. Fakat, stratejilerin pratikteki kapsamları genellikle şöyle:
a) Politika dışı güçlerin kendi yanına çekilmesi ve birlikte hareket edilmesi. Politika dışı güçler arasında iç ve dış güçler var. İç güçler biliniyor. Dış güçler arasında, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Yahudi Lobisi, IMF, dış basın gibi unsurlar sayılabilir.
b) Zengin kulüpleri ve işadamlarının desteğinin alınması. Zengin kulüpleri arasında Odalar ve Borsalar Birliği, TÜSİAD gibi kuruluşlar var. Bunlara, pastadan pay alma umudu verilmesi gerekiyor.
c) Medya desteğinin sağlanması. Gazete ve televizyon kuruluşlarının patronları, yöneticileri, köşe yazarları, programcılar ve sayfa yöneticileriyle ayrı ayrı iyi ilişki kurulması şart.
d) Demokratik kitle örgütlerinin desteğinin sağlanması. Bunlar arasında işçi sendikaları ve öğrenci dernekleri de var.
f) Halk baskısının sağlanması. Çeşitli vaatler, rakibin eksikliklerinin anlatılması, "Mağdur İmajı" yaratılması, mitingler veya toplantılar düzenlenerek halkla bire bir temas ve sloganlar üretilmesi uygulamalardan birkaçı.
g) Parti teşkilatı ve parti grubunun stratejiye göre yeniden organize edilmesi. Bu bağlamda, parti grubunda disiplin, stratejinin bir bölümünün milletvekillerince bilinmesi, "Kararlar Paylaşılıyor" görüntüsü ve milletvekili transferleriyle meclis aritmetiğinin değiştirilmesi gibi tedbirler gündeme geliyor.
İşin kötüsü, stratejilerin çoğu başarılı olamıyor. Çünkü, çoğu yeterince detaylı, gerçekçi değil. Birçoğu halkın çıkarıyla çelişebiliyor.
Aslında, önce "Ekonomik Stratejiler"in belirlenmesi gerek. "Ekonomik Stratejiler" belirlenmeden geliştirilen "Siyasi Stratejiler"in başarı şansı ne kadar dersiniz?

30 Aralık 1997


Ana Sayfa | Hakkımızda | İletişim | Yaman Törüner | Akşam Yazıları | Site Map


Back to content | Back to main menu