Barbaros Mühendislik


Go to content

Gelişme 2

Akşam Yazıları



Siyasete Başlarken




- Medarı iftiharımız, Başbakanımız, Genel Başkanımız geliyor.
- İşte Bakan! İşte Başbakan!
Bunlar siyasete başlayan herkesin ilk öğrendiği sloganlar.
Sonra, yüz arabalık konvoylar. Parti bayrakları, afişler.
Günde yaklaşık üç yüz kişinin aynı yerden öptüğü, başkaları için bir türlü kir tutmayan; sizin için bir türlü temiz kalmayan yanaklarınız.
Ülkeyi yalnız sizin kurtaracağınızı anlatan miting konuşmaları.
Yine sloganlar.
- Türkiye seninle gurur duyuyor!
- En büyük Bakan; başka büyük yok!
Sizi öpenler arasında türbanlı kadınlar da var. Önce kendi öpüyor; sonra yanındaki kocası. Daha sonra, kucağındaki beş yaşındaki çocuğa sesleniyor.
- Oğlum, öp amcayı. Bu büyük adam.
Türbanlı kadınların sizi öpmesini önce tedirginlikle ama sonra, olağan karşılıyorsunuz. Türbanlı olmanın, her zaman "kapalılık" anlamına gelmediğini görüyorsunuz. İrtica niyeti olmadan, sadece gelenekleri nedeniyle türban giyenleri hoş karşılamaya başlıyorsunuz.
Zaten, kadınlar kolundaki partili kadınların neredeyse yarısı türbanlı. Ama, aniden bir trafik kazası aklınıza geliyor. Hani, çarşaflı bir kadına araba çarpınca, çarşafın içinden erkek çıktığı kaza.
Bir provokasyon.
Çarşafın içine erkek sokmanın amacı ne olabilir?
Neyse, konuşmanız bitti.
Türkiye kurtarılmaya hazır.
Yine sloganlar.
- Bakan nerede, biz oradayız!
- Vur vur inlesin; Başbakan dinlesin!


Miting sonrası partililerle görüşme.
- Karşı partidekiler, her isteği olana seçilirlerse isteklerinin yerine getirileceğini belgeleyen yazılı kâğıt imzalıyorlarmış.
- Seçilince, partili olmayan kimsenin işlerini yapmayacağınızı açıklayın.
- Beldeleri cennet etsen faydasız. Personel almadan veya yatay geçiş nedeniyle boşalacak kadrolara mahallinden partili atamadan, yerel seçimlerde çok zorlanırız.


Sonra, partililerle teke tek görüşmeler.
- Bu partiye senin için girdik. Canımız feda!
- İyi ki geldin; artık, camcı dükkânlarından (milletvekili adaylarından birinin abisinin şehirde camcı dükkânı var) parti yönetilmeyecek.
- İsmet, kısmetimizi kapattı. Baksana, Genel Başkanın şehre gelmesine bile tahammül edemedi.
- Aramızda konuşalım.


Seçim sonrası, gurur ve övünçle girdiğimiz Parlamento… Genel Kurul Salonu'na 36 milyon Dolar harcanan, fakat yangın alarmları çalışmayan Parlamento.
Damı akan. Akan yer bulunamadığı için, bir huninin ucuna bağlanan hortumla suyun bir kovaya akıtıldığı; bunu gizlemek için de, kovanın lambri ile kaplandığı Parlamento.
Milletvekili çalışma odalarının bulunduğu bölümdeki 32 bay tuvaletinde hiç pisuvar bulunmayan; bu nedenle de tuvaletleri bir türlü temizlenemeyen Meclisimiz.
Yeterli jeneratörü olmayan; bu nedenle, birçok yere akülü ışıldaklar konularak sorunların çözüldüğünü zanneden, gecekondu anlayışlı yönetim.
Elektrik sağlanmayan gezici televizyon yayın arabalarının, çıkardıkları sesi ve dumanı önemsemeden sokaklarda çalıştırdıkları küçük jeneratörler.
Trafik polislerinin hoparlörlerinden beter, "oylama geliyor" zilleri. Artık ilkokullarda bile yapılmayan, "ad okunarak" yoklamalar.
Son olarak da, "Sadece Milletvekillerinin Girebilecekleri" birtakım yerler olması gereken Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin "Milletvekillerinin Girmesi Yasaklanan" bölgeleri.


Size şaşırmamanız gereken bir şey söyleyeceğim.
Siyasetçilerimiz, sandığınızdan çok daha fedakâr.
Bunca horlanma altında, yaz günü gece on ikilere kadar çalışan başka hangi kurumumuz var?

14 Temmuz 1998



Seçim Yaklaşıyor



SEÇİM yaklaşıyor.
Milletvekili seçimleri ile yerel yönetim seçimlerinin birleştirilerek, bir arada yapılması olasılığı artıyor.
İktidar partileri için bu zamanlama uygun.
Enflasyonist beklentiler önemli ölçüde kırılmışken, zirai kredi faizleri genel faiz seviyesine paralel olarak düşürülebilmişken, vergi reformu yapılmış fakat, etkilerini tam olarak hissettirmemişken ve medya desteği sürerken seçime gidilmesi akılcı.
İktidarın söyleyebilecek sözü var.
Kadroları ve bunların yedekleri iyi.
Demokratik hayatın normalleşmesini sağlamışlar.
Üstelik, kış çıkışı seçim yapmak yerine, kış girişi yapılacak olan bir seçimin iktidar partilerinin lehine olacağı şüphesiz.
Bu durumda, yeni bir seçim ve siyasi partiler kanunu yapılması da zor görünüyor.
Hele, Anayasa değişikliği olanaksız.
Belki, yerel yönetimler için iki dereceli seçim sistemi getirilebilir.
Oysa, her ilçesinde, her beldesinde, her partinin birer merkezi olan gelişmiş ülke kaldı mı? Hangimiz Avrupa'ya, Amerika'ya gidince onların kasabalarında renk renk yerel partilerin merkezlerini görüyoruz?
Bu merkezler, seçim propagandaları için ve seçimden belli bir süre önce geçici olarak kuruluyor. Seçimden sonra kapatılıyor. Çünkü, buralarda yıllar boyu parti merkezlerini tutmak, çok büyük israfa neden oluyor.
Gelişmiş demokrasilerde, seçimlerde kampanya süreleri bile kısıtlanmış. Maddi yardımların üst limitleri belirlenmiş. Adaylar, kampanya masraflarının finansman kaynaklarını açıklamak zorunda. Seçime girebilmek için, belli bir işi ve geliri olduğunu kanıtlayabilmek gerekli.
Bizim sistemimizde, icra görevine sahip kişiler yeniden seçilebilmek için, bulundukları makamların olanaklarını kullanıyorlar. Üstelik, bu davranış yerleşik bir uygulama halini almış. Partilileri işe almak, görevin bir parçası gibi algılanıyor. Sadece, oy aldıkları yörelerin yolları yaptırılıyor. Parti il ve ilçe teşkilâtlarının da bu yolda baskıları var.
Yani, icra görevine sahip kişilerle, toplum arasında bir çeşit rüşvet ilişkisi doğmuş. Bu çeşit rüşvet, sistemin içine yerleşmiş ve mubah sayılmış.
Partili olmak yüzünden çıkar sağlama alışkanlığı normal hale gelmiş.
Öyle ki, işini gördürebilmek için, bazı belediye başkanları hangi parti iktidarda ise o partiye girmeye başlamış.
Geçen seçimlerde, milletvekili seçildiğim Afyon'da bir milletvekili adayı, her istekte bulunana adını bastırdığı bir yazılı belge imzalayarak, seçilirse o kişinin işini takip edeceğini vadediyordu.
Kısacası, Anayasamızın, milletvekillerinin seçildikleri bölgeyi veya kendini seçenleri değil, bütün milleti temsil edeceklerini söylemesine rağmen, pratikte bu kural az işliyor.

Seçim gerekli ve kaçınılmaz.
Ama, görünen o ki, çıkacak sonuç ne olursa olsun; hatta, milletim sağ duyulu davranıp bir çoğunluk çıkarsa bile, alaturka alışkanlıklar kolay kolay değişmeyecek.

22 Temmuz 1998





Piyasa Ekonomisine İlk Adımlar




Aç Ayı Oynamaz




BİR PİYASANIN varlığından söz edebilmek için, aşağıdaki özelliklerin varlığı gerekli. Ülkemizde de, Merkez Bankası Bankalararası Para Piyasası'ndan ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'ndan başlayarak bütün piyasaların oluşturulmasında bu prensiplere uyuldu.
a) Piyasanın açık olduğu herhangi bir anda geçerli arz ve talebin miktar ve fiyatı hakkında kesin bilgi bulunması,
b) Önceki işlemlerin fiyat ve miktarının da kesin olarak bilinmesi,
c) Yukarıdaki bilgilerin piyasa paylaşanlarına anında ulaşması,
d) Piyasayı paylaşan kişi veya aracıların piyasaya açıkladıkları alım veya satım fiyatından işlem yapmak zorunda olduklarını bilmeleri,
e) Piyasayı paylaşanların, alışverişi valör tarihinde gerçekleştirecek likiditeye ve sorumluluğa sahip olmaları,
f) İşlemden işleme devam eden, akıcı bir fiyat devamlılığının bulunması; yani, piyasaya yeni bir etki gelmedikçe, önceki fiyatlara çok yakın fiyatlardan alışverişin sürdürülmesi,
g) Piyasanın işletme maliyetleri, piyasaya ulaşma, ödeme yapma ve karşılığını alma gibi masraflardan oluşan işlem maliyetinin çok düşük olması,
h) Piyasaya dışarıdan gelen yeni bilgi ve etkilere bağlı olarak, fiyatların süratle değişebilmesi ve bu fiyatların gerçek piyasa değerlerini yansıtması.

Bu prensiplerin bize öğretmesi gereken, ilk kural "Sadece bir malın veya servisin fiyatının ve alım satımının serbest bırakılması ile fiyatın piyasada oluşmasını sağlamanın mümkün olmadığı"dır.
Bu nedenle, yıllar boyu faizleri serbest bıraktığımız halde, gerçek piyasa fiyatını yansıtan faiz oranları ile karşılaşamadık.
Bu nedenle, fiyatların serbest olması, ülkemizde tekel ve kartellerle karşılaşmamızı engellemiyor.

Öğrenilmesi gereken ikinci kural, "Gerçek piyasanın olmadığı yerde, gerçek izlenimi veren yapay ya da tekelci piyasanın oluşabileceği"dir.
İşte, işin en dikkat edilmesi gereken yönü de budur. Bu ortamlarda, insanlar fiyatların piyasada oluştuğunu ve gerçek değerleri yansıttığını zannetmektedirler.
Oysa bu durumda, haksız kazancı engellemesi gereken piyasalaşma anlayışı, haksız kazanç yolları yaratabilmektedir.
Haksız kazancı, yalnız koruma altına alınmış sektör veya şirketler değil, Merkez Bankası'nın veya Hazine'nin bizzat kendisi de yaratabilir.
Bu nedenle, bütçe açıkları Merkez Bankası kaynakları ile kapatılmamalıdır.
Bu nedenle, munzam karşılıklar zaman içinde kaldırılmalıdır.

Haksız kazancın en kolay ve sürdürülebilir yolu, enflasyonu yüksek tutmaktır.
Yüksek enflasyon, halkı sömürmenin en kolay ve izah edilebilir yoludur.
Halkla, haksız kazanç elde edenler arasındaki çıkar çatışmasının gerçek nedeni olan enflasyonu unutup, yapay politik gündemler yaratmak ve ekonomideki sıkıntıları ikinci plana atmak uzun vadede ülkemiz için büyük sakıncalar yaratıyor.
Parlamentoyu ikinci plana itmeye çalışan her gelişmenin, istenmese bile, yeni yapay ve tekelci piyasalar yaratmaya yönelik sonuçlar yaratabileceğini göz ardı etmeyelim.
Enflasyon gibi, haksız büyük bir kazancın sürdürülmesine halklar müsaade etmezler.
Yüksek enflasyonu ve gelir dağılımı bozukluğunu sürdürdüğünüz takdirde, ister zorunlu eğitimi 8 yıla çıkartın, isterseniz seçim kanunu değiştirin ya da yeni seçime gidin halkı istediğiniz gibi yönlendiremezsiniz.
Halkı karşınıza alırsınız.
Ayınız aç.
Aç ayıyı oynatamazsınız.
Anlayın artık!..

28 Nisan 1997




Bu Yüzden Hep Geciktik




BİRKAÇ hafta önce Akbank Yönetim Kurulu üyeliğine seçildim. Bazı köşe yazarlarımızın, milletvekili olmam nedeniyle benim halkımın çıkarlarını değil, Sabancı'nın çıkarlarını koruyabileceğimi söylemeleri beni şaşırtmadı.
Bu görüşler, tabii ki doğru değil.
Çocukluk hastalıklarımızdan bir türlü kurtulamıyoruz. Ne kapitalizmin kurallarını, ne de hukuk devleti olmayı ve yasaların üstünlüğünü bir türlü özümseyemedik. Yanlış değerlendirmelerimiz yüzünden, neleri engellediğimizin farkında değiliz.
Sabancı'nın veya Koç'un çıkarları ile halkın çıkarlarının farklı olmadığını; aslında, çıkarların çelişmediğini anlayamadık. Rusya'nın bile terkettiği sermaye düşmanı, katı solculuğu terkedemedik.
Üstelik, çoğu kez çifte standart ve ard niyetle davrandığımız için, inandırıcılığımızı kaybettik. Bir milletvekilinin yılın işadamı olmasını (arkadaşımızın arkadaşı olduğu için) alkışlarken; bir başka sıradan milletvekilinin yönetim kurulu üyesi olmasını içimize sindiremedik. Meclisteki milletvekillerinin büyük çoğunluğunun kendi işlerinin başında olduğunu; bunun da, yasalara aykırı olmadığını unuttuk.
Kıskanmak ve engellemek yerine rekabet etmeyi öğrenemedik.
Yasalara uygun olanın, ahlaka da uygun olduğu ve rekabet içinde olmanın alt sınırlarını oluşturduğunu göremedik.
Çünkü, çoğumuz bulunduğumuz yerlere başkalarıyla rekabet etmeden, ilişkilerin veya tesadüflerin yardımıyla gelmiştik. Hatta, bazılarımızın hayatta kalması, başkalarına yapılacak haklı haksız saldırılara bağlıydı.
Üstelik yazdıklarımız rekabetten kaçan bir sürü kişinin de işine geliyordu.
Gerçekte, halkı uyutmanın ve sömürüyü devam ettirmenin yolu bizden geçer oldu.
Tabii, istemeden; belki de bilmeden.
İstemeden, belki de bilmeden, halk adına halkı uyuttuk. Gerçek dışı hikâyeleri, hayali foto romanları ciddi ciddi ve gerçekmiş gibi sunarak onları yanılttık.
Aslında, rekabetten kaçanları koruduk.
Bu geçiş döneminde, doğrularla eğrileri yalnız biz karıştırmakla kalmadık, halkımızı da yanlış yönlendirdik. İşte bu yüzden, okuyarak veya düşünerek değil; hep deneyerek veya görerek öğrenmek zorunda kaldık.
Liderlerin bile hepsini başbakan yapıp denemeden, gerçek yüzlerini göremedik.
Bu yüzden hep geciktik, zaman kaybettik. Hep geri kaldık. Geri kaldıkça da hiddetlendik. Kendimizi değil, başkalarını suçladık.
Halkla beraber, kendimizi de uyuttuk.
Şimdi gerçekleri şöyle sıralamakta fayda var:
a) Gerek emek, gerekse sermaye ve teşebbüs gücü kapitalizmin, rekabetin ve piyasa ekonomisinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Sabancı da, Koç da, başka özel sektör kuruluşları da yalnız milli sermayemizin değil; aynı zamanda, milli teşebbüs gücümüzün de şerefli temsilcileridir. Onların malları, fabrikaları gerçekte ülkemizin malları, fabrikalarıdır. Onların rekabet içinde gelişmeleri, halkın lehinedir.
b) Yalnız milli sermaye ve teşebbüs gücümüz değil, yabancı sermaye ve teşebbüs gücü de kutsaldır. Değil milli müteşebbise kendi deneyim ve bilgi alanında yabancılara dahi danışmanlık yapılması, milli çıkarların ve halkın çıkarlarının korunmamasını gerektirmez. Artık, her sermaye ve teşebbüs gücü uluslararası olmak durumundadır. Ulusal sermaye ve teşebbüs güçleri, gittikçe azalacaktır.
c) Şeffaflık birinci amacımız olmalıdır. Gizli gizli ve el altından değil, açık açık ve yasalara uygun biçimde danışmanlık veya yönetim kurulu üyeliği yapmak kınanmamalıdır. Amaç siyasilere ulaşmak ise, bu günümüzde çok kolaydır. Onları yönetim kuruluna almayı gerektirmez.
d) Üstelik, sermayeye ve teşebbüs gücüne danışmanlık yapmak, halkın çıkarları ile çelişmez.
Hatta, halkın temsilcileri eğer gerekiyorsa, halkın çıkarlarını birinci elden en iyi biçimde böyle koruyabilirler.
Beyler,
Gerçek çıkarlarınızı bilmeden, onları koruyamazsınız.
Halkımızı daha fazla geciktirmeyin.

30 Mart 1998



Oyun




OYUN teorisi,
- İhtimal hesaplarının bulunduğu ama bu hesapların yeterli olmadığı,
- Çok sayıda oyuncunun bulunmadığı,
- Oyuncuların birbirini tanıdığı ve herbirinin kararının birbirinin kararlarına bağlı olduğu,
- Oyunun kural ve hedefinin açık ve bilinen olduğu,
- Oyuncuların birbirlerinin durumunu eksik bildiği ve toplanılan istihbarata tam olarak güvenilmediği, durumlardaki, rasyonel olması gereken davranışları inceler ve tahminler yapar.
Bu haliyle, gerek politikada, gerek ekonomide ve gerekse iş hayatında ülkemiz şartlarına uyum sağlıyor. Stratejileri yaratanların çoğu, bu teoriye uygun davranış biçimleri öneriyorlar.
İyi stratejinin yaratılması ise, mümkün olduğu bol ve detaylı veriye ihtiyaç gösteriyor. Bu nedenle, ekibin bir bölümü de işin bu bölümünü görev edinmiş.
Oyun teorisiyle strateji oluşturanların en büyük açmazı, oyunun kuralları değiştirildiğinde ortaya çıkıyor. Bu kez yeni kurallara göre, yeni stratejiler geliştirmek gerekiyor.
Yine, kaos ve karışıklıklarla, uzun süren irrasyonel davranışlar da yeni stratejiler gerektiriyor.
Yeni strateji ise ilave zaman demek.

Toplamı sıfır olan oyunlarda birinin kazancı, diğerinin kaybı anlamına geliyor. Yani, kazanç ve kayıpların toplamı sıfır oluyor.
Toplamı sıfırdan büyük oyunlarda, içerden veya dışardan sağlanan bir artı değer var. Bu nedenle, herkes aynı anda kazanabiliyor veya kaybeden olsa da kazançlar kayıplardan büyük oluyor.
İşte, herkesin oynamak istediği oyun biçimi. Bu nedenle, işin içine sık sık dövülmesi kolay ortaklar veya devlet çekiliyor. Rüşvet ve komisyonlar bu artı değerden veriliyor. "Fırsatlar", böyle yaratılıyor.
Bazen de, oyuna son dakikalarda katıldığı halde, artı değerden faydalananlar ortaya çıkabiliyor.

Sıfıra sıfır oyunlarda bile, kayıp kazançtan daha fazla olabiliyor. Çünkü, sermaye azaldıkça kayıp daha büyük bir anlam ve değer ifade ediyor. Kaybedilen bölümün marjinal değeri artıyor.
Oysa, ek kazanç kazanan için o denli değerli değil.
Kısacası, oyun bir kez başladı mı, net bir ekonomik kayıpla karşılaşılıyor.
Aynen, ülkemizde zaman zaman karşılaşıldığı gibi!..
Aslında, yoksul oyun süresince hep kaybediyor. Zaten, oyun teorisi de yoksulun kazanma ihtimali olmadığını, matematiksel olarak kanıtlıyor.

Gerçekte, kazanç maksimize değil, optimize edilmeye çalışılıyor. Getiri, rakipler arasında paylaşılıyor.
Önemli olan, oyunun oynanmaya devam etmesi ve kazancın olması. Bundan dolayı, her iktidar kendi zenginlerini yaratmak zorunda. Aksi takdirde, oyuna hakemlik yapamayabilirler.
Bu noktada, en iyiyi değil; fakat ikinci en iyiyi de bularak, ikisini birleştirmek; yani kazancı optimize etmek gerekiyor. Bunu gerçekleştiren piyasa teorisine de "Minimax Seçimi" deniliyor.
"İki Dereceli Seçim" işte bu noktada önem kazanıyor ve ülkenin marjinal faydasını arttırıyor.

Ülkeyi değil, kazanmayı düşünerek strateji oluşturanların unutmamaları gereken bir gerçek var.
Favori at, aynı zamanda en az kazandıran attır.

17 Haziran 1998




Oynayanların Gücü




TİCARETTE kazanmak da vardır; kaybetmek de.
Bu nedenle, kazanabilenler çok kazanır.
Ticareti bir macera olarak görenler, işçi veya memur kalırlar. Bunlar azla yetinirler, risk almazlar. Belki de, ticaret yapacak kadar girişim güçleri, yahut, sermayeleri yoktur.
İşçi ve memur sınıfı kalabalıktır. Ticaret yapıp kaybedenler de, zaman içinde bu sınıfa katılırlar. Sınıf, gittikçe kalabalıklaştığından, kıymetleri de gittikçe düşer.
Bilgisayarlaşma, makineleşme ve haberleşme geliştikçe; iş olanakları azalacağından, marjinal değerleri ve emekleri karşılığında ödenen para gittikçe daha da düşecektir. Ticaret yapıp kazananların çok altında gelirleri vardır.
Bir kez işçi ve memur sınıfına katıldıysanız, sadece üst düzey bürokrat veya kazanan bir şirkette en üst düzey profesyonel yönetici olmakla sınıf değiştirebilirsiniz. Daha doğrusu, belli bir "Harcama Seviyesi" tutturabilirsiniz.
Bunu başarabilmeniz için, çok çalışmanız, yenilikler yapabilmeniz, başkalarına çok kazandırmanız, kendini size rakip görenlerin iftiralarına ve kötülemelerine katlanmanız gerekecektir.
Bir de silahı ellerinde tutanlar, zaman zaman unutulduklarını hatırlayabilirler. Zor, oyunu bozabilir.
Azgelişmiş ülkelerde sınıf değiştirebilmenin bir yolu da budur.

Yukarıdaki tablo, bazı değişikliklerle uluslararası arenada da geçerlidir.
Toplumların çoğu, ticareti ellerinde tutanların işçileri, memurlarıdır. Ticareti ellerinde tutanlar, "Oyunun Kuralları"nı belirlerler.
Yani, "Altını Olan", kuralı koyar.
"Oyun Teorisi", kumarda hep zenginlerin kazanacağını söyler.
Çünkü, fakirin kaybettiğinin marjinal maliyeti çok yüksektir. Koyduğu para kadar oyuna devam edebilir. Bazen kazanır. Fakat, oyuna devam ederse, sonunda mutlaka kaybeder.
Ticarete hâkim olanların amacı, sonunda yenilmesi kaçınılmaz olan, fakirleri mutlaka oyun içinde tutmaktır.
Kurallarını kendilerinin koydukları, oyun içinde.
İşte, "yenilecek lokma" olarak bakılan küçüklerin, Avrupa Birliği'ne öncelikle alınmasının temel nedeni budur. Bizim şimdilik dışlanmamızın temel nedeni de.
"Oyunun Kuralları", genellikle uluslararası kuruluşlara koydurulur. IMF, OECD, GATT, Dünya Bankası bunlardan bir kaçıdır.
Kurallar, ihtiyaca göre değişir.
Şimdiki kurallar: "Piyasa Ekonomisi", "Konvertibl Para", "Dışa Açık Ekonomi", "Düşük Enflasyon", "Küçük Devlet" ve "Yaygın Özelleştirme"dir.

Dünya, her sektörde büyük tekelleşmelere ve kartelleşmelere gidiyor. En büyük bankalar, otomobil fabrikaları, ilaç şirketleri birleşiyor.
Birleşmeyi bilenler, yakın zamanda, azgelişmiş ülkelerdeki küçük kuruluşları yutacaklar.
Bu nedenle, özelleştirmelere önem verilip, devletler küçültülmeli; ki, yutulacak mal bollaşsın. Yutulmalar, kolay olsun.
Özel sektörler ise, küçük tutulmalı. Birkaç büyük banka yerine, onlarca küçük banka daha kolay lokmalar oluşturur.
Yeni tekellerin ülkelere ve piyasalara girebilmelerini de kolaylaştırmak gerekiyor.
Bu nedenle, paralar konvertibl, ülkeler dışa açık tutulmalı.
Piyasa ekonomisi ve borsalar fiyat oluşumunu, belirliliği ve şeffaflığı sağlar; alım satımı kolaylaştırır. Küçükleri satın almak isteyen büyüklere, alışveriş ortamını hazır tutar.
Bu nedenle, sermaye piyasası ve piyasa ekonomisi teşvik edilmeli.
"Oyunun Kuralları" her yerde aynı olmalı ki, büyükler bir de değişik kurallara uyum sağlamakla uğraşmasınlar.
Bu nedenle, her ülkede enflasyonlar düşük, vergi kanunları çıkartılmış, gümrükler kaldırılmış ve gelir dağılımı bozuk tutulmalı.
Paranın değeri, yüksek tutulmalı ki; toplum üretmek ve ihraç etmek yerine, ithalat yapsın.
Büyüklerin paralarını devalüe etme istekleri, az gelişmişlerin paralarının revalüasyonu ile sağlanmalı.
İşte, "Oyunun Kuralları".
IMF, bunun için Türk Lirası'nın devalüasyonunu istemiyor, memurlara fazla zamma yanaşmıyor, devlet küçüldükçe seviniyor.

Ama,
Hamama giren, terler.

Başka çıkar yol da yok.
Devletimizi küçülteceğiz. Özelleştirmeleri yapacağız. Vergi kanunumuzu çıkaracağız. Piyasa ekonomimizi geliştireceğiz. Enflasyonu sıfıra indireceğiz. Gümrükleri kaldıracağız. Dışa açık ekonomi ve paramızın konvertibilitesini sürdüreceğiz.
Bütün bunları yaparken de, "Oyunun Kuralları"nı, "Oynayanların Gücünü" ve "Oyunun Gerçek Hedefi"ni bileceğiz.
Bize olan saldırıların asıl nedeni de bu.
Bizim bunu bildiğimizi anlamaları.
Hiddet, korku nedeniyle oluşur.
Korkuyorlar.
Çünkü, "Oyun"da varız.
Hem de, olan bitenin farkında olarak.

13 Temmuz 1998



Para Piyasaları Nasıl Kuruldu?




BANKALARARASI Para Piyasası ve Açık Piyasa İşlemleri'nin teorik alt yapısının hazırlanması, 1984 yılında Londra'da oldu.
1983-1985 yılları arasında Merkez Bankası Londra Temsilciliği'nde görevli idim.
Bir merkez bankasının piyasa kurup yönetmesi görülmüş şey değildi. Ama, bankacılık tecrübesini Merkez Bankası'nda kazanmış olmam ve Türkiye'de henüz piyasalaşma konusunda yeterli tecrübe olmaması, bana bankalararası bir piyasanın Merkez Bankası bünyesinde kurulabileceği fikrini verdi.
O yıllarda bankalar arasında para alışverişi yok denecek kadar azdı. Banka yöneticilerinde, "topladığım mevduatı neden başkasına kaptıracakmışım" görüşü hâkimdi.
Dealing Room, Dealer, Treasurer, Overnight gibi bankacılık terimleri ve uygulamaları bilinmiyordu.
Merkez Bankası'nın en önemli işlevi ihracatçılara ve sanayicilere kredi vermek, kambiyo kontrolü görevini yapmaktı. Bütün döviz transferleri, Merkez Bankası'nca gerçekleştirilirdi.
Hazine'yi de içinde barındıran Maliye Bakanlığı'nın, Merkez Bankası üzerinde önemli etkinliği vardı.
Merkez Bankası'nın günlük para politikası yoktu. En önemli para politikası aracı, munzam karşılık oranları ve reeskont politikasıydı.
Açıkçası, hiçbir çağdaş Merkez Bankası'nda olmayan yetkiler, sorumluluklar ve işlevler Merkez Bankası'na yüklenmişti.
Açık Piyasa İşlemleri'ni 1977-1978 yıllarında Federal Reserve Bank (Amerikan Merkez Bankası)'ta ilk kez görmüş ve incelemiştim. Serbest piyasanın ve yeniliklere açık olabilmenin önemini de oradaki çalışmalarım sırasında öğrendim.
Açık Piyasa İşlemleri uygulaması yapan merkez bankası sayısı da o yıllarda parmakla sayılabilecek kadar azdı.
Açık Piyasa İşlemleri ve Bankalararası Para Piyasası'nın ülkemiz şartlarına uyarlanabilmesi için bir yılı aşkın kafa yordum; dünyada mevcut her sistemi inceledim.
Sonunda, bu işin prensipleri ve ülkemiz şartlarında nasıl çalışabileceği konusunda bir rapor hazırladım.
Hazırlıklarını tamamladığım, bankaların birbirleriyle para alışverişi yapacakları para piyasası sisteminin isim babası, halen Merkez Bankası'nda çalışan ve o günlerde Londra Temsilciliği'nde birlikte bulunduğumuz bir arkadaşım oldu. Bu fikrin onu da heyecanlandırdığını biliyorum.
Sonunda hazırladığım raporları Başkanlığa gönderdim.
Raporlar gereken ilgiyi görmemişti.
Raporlarıma cevap dahi gönderilmemesi üzerine, konuyu Londra'ya gelen Rüştü Saracoğlu'na açtım ve kendisine hazırladığım raporların suretlerini verdim.
Saracoğlu, bu görüşleri destekledi ve konuyu Başbakan Özal'a ileteceğini söyledi.
Merkez Bankası bünyesinde bu piyasaları kurmayı kafama takmıştım. Hizmetten başka, hiçbir beklentim de yoktu.
Londra'dan dönüşümde, belki de bu çalışmalardan uzak kalabilmem düşünülerek, piyasalarla ilgisi olmayan bir bölüm olan Emisyon Genel Müdür Yardımcılığı'na getirildim.
Yönetim, önce oda vermeyerek, sonra da Ankara Kambiyo Şubesi Müdürlüğü'ne tayin etmeye çalışarak, benim piyasalarla ilgimi kesme eğilimindeydi.
Bu aşamada, Özal'ın bir emri etkili oldu.
Bankalararası Para Piyasası'nın oluşturulması için, Başkanlık katında 12 metrekarelik ve ancak, bir masanın sığabileceği bir oda tahsis edildi. Bir masa, bir sandalye, bir koltuk, bir duvar panosu, bir telefon ve dört kişi bir odadaydık.
Daha sonra hakkımda birçok yazılar yazan Erdal Sağlam'la bu odada, benden demeç almak üzere Taylan Erten'le birlikte gelmesiyle tanıştık. O zamanlar her ikisi de, Dünya Gazetesi'nde çalışıyorlardı. Taylan Erten, Ankara Bürosu'nun başındaydı.
Bir Genel Müdür Yardımcısı olarak demeç verme yetkim olmadığı halde, kendilerine verdiğim demeçte hedeflerimi açıkladım. Onlar da, bu görüşlere manşetten yer verdiler.
Yıl 1986 idi. 1987 yılında, Açık Piyasa İşlemleri'nin; 1988 yılında Döviz Piyasası'nın kurulacağını açıklamıştım. Daha sonra, Altın ve Tahvil Piyasalarının kurulacağından da söz ettim.
Gazete'de yer alan, verdiğim bu sözler, başarının kamçısı olmuştur.

Yönetim Reuter alınmasına muvafakat etmemişti. Oysa sistem, Reuter ile çalışmak üzere şekillendirilmişti. Çünkü, o yıllarda bilgisayarla bankalara tek ulaşım olanağı buydu.
İki gün sonra, sanıyorum gene Özal'ın emriyle, bir telaş içinde Başkanlık makamındaki Reuter cihazı odamıza takıldı.
Bankalararası Para Piyasası, çalışmaya başlamıştı.
Başlamıştı, ama!..

25 Nisan 1997



NEDEN herkes bir banka sahibi olma peşinde?
Neden, bir banka sahibi olanlar ikincisini de almak isterler?
Neden, bilanço değeri sıfırın altında olan bankaları bile, üste para ödeyip satın alma peşinde olanlar var?
Neden, bankalar gerçek değerlerinin birkaç katına alınıp satılabiliyor?
Demek ki, bu alışverişten kârlı çıkılabileceğini hesaplayanlar var.
Neden, özelleştirmeler sırasında bankalara çok yüksek fiyatlarla müşteri çıkabiliyor?
Öyleyse neden, bu durumda Öğretmenler Bankası, İstanbul Bankası, Hisarbank, Bağbank gibi eski batık bankalar da allanıp pullanıp satılmıyor?
Belki de, bizim bilmediğimiz detayda bir şeytan gizli.
Neden, bazı yabancı bankalar isim haklarını satıp Türkiye'yi terkediyor?
Bu davranış, ülkede kalıp iş yapmaktan daha mı kârlı?
Neden, bankalarının devletin bir anlamda o bankayı yönetmesi demek olan 64. Madde kapsamına alınmasından bile bazı banka sahipleri gocunmuyor?
Bunun da kârlı bir tarafı var mıdır, dersiniz?
Neden, bazı milli bankaların sahipleri gerçek kişiler değil de, adalarda kurulmuş "Off-Shore" şirketler?
Bu işlemin de, kârlı bir yanı mı var?
Neden, her şeyi ve herkesi haklı haksız eleştirmekten kaçınmayan, öküz altında buzağı arayan baş köşe yazarlarımız bile, bu konuya uzaktan yakından yaklaşmazlar?
Neden, her şey şeffaflaşırken, bu işler matlaşır.
Bankalar ve müşterileri hakkındaki gizli bilgileri açıklamak kanunen suç olduğu için, bu konulara girilemiyor açıklamasına sığınılsa gerek.
Neden, bankaların iflas etmesine karşı çıkıldığı halde, yine birer mali kuruluş olan aracı kurumlar ve döviz büfeleri iflas ederse kimsenin kılı kıpırdamaz?
Bankaların ayırcalıkları mı var?

Yukarıdaki soruların cevaplarını bilenler, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlarının, Hazine Müsteşarlarının, Merkez Bankası Başkanlarının ve Sermaye Piyasası Kurulu Başkanlarının karar almalarının ve bu kararları uygulamalarının ne denli zor olduğunu anlayabilirler.
Yapılan olumlu işlerin nelere ve kimlere rağmen gerçekleştirilebildiğini tahmin edebilirler. Devlet Bakanının "Mali Sektör Reformu" deyince neyi kastettiğini bilirler.
Değerli hocam Profesör Sait Kemal Mimaroğlu, 1970 yılında bu konuları anlatırken, elinin işaret ve baş parmaklarını yuvarlak yapacak şekilde birleştirerek "Bankalar, iflas ettirilmek için kurulmuş kuruluşlardır." derdi.
27 yıl sonra, sanki hâlâ haklı.
27 yıl sonra hâlâ, devlet "mecburcu".
Oysa, 21. yüzyılın devleti "mecburcu" olmaya mecbur değil.

14 Ocak 1998







1994 Krizi Sırasında

Merkez Bankası



1994 EKONOMİK krizi, bazı temel ekonomik tedbirler alınmasa idi, çok daha fazla genişleyebilir ve yayılabilirdi. Enflasyonun % 150 oranlarında kalmayıp % 300'lere, hatta daha yukarı seviyelere çıkma ihtimali vardı.
Krizin daha da büyümesi, siyasilerin ve bürokratların geceli gündüzlü ve bitmek bilmeyen mücadeleleri sayesinde önlenebilmiştir.
Krizin ortasında, 14 Şubat günü Merkez Bankası Başkanlığı'na getirilmiştim.
Faiz ve döviz fiyatlarının derhal serbest bırakılması gerekiyordu.
Ancak bu serbestlik, döviz ve faiz fiyatlarını aniden çok üst seviyelere taşıyabilirdi. Üstelik, birbuçuk ay sonra seçimler vardı ve bu tedbirin alınması için siyasilerin, bürokratların ve bazı bilim adamlarının ikna olması gerekiyordu.
Döviz ve faiz fiyatlarının serbest bırakılması uygulaması seçimden hemen sonra alınacak önlemler paketi ile birlikte yapıldı.
Gerek, 5 Nisan Kararları öncesi gerekse, sonrası Merkez Bankası krizle mücadelesini belli prensipler dahilinde yürüttü.
Bu prensipler başlıca 5 ana başlıkta toplanıyordu:
a) Piyasa ekonomisinden taviz verilmemesi;
b) Tüm ekonomik birim ve işlemlerin Merkez Bankası para politikası tedbirlerinin etkisi altında tutulması, sistem dışına çıkılmaması;
c) Türk Lirası ile işlem yapma ve mevduat tutmanın özendirilmesi;
d) Piyasalaşmanın genişletilmesi,
e) Benzer krizlerin bir daha oluşmaması için, kalıcı tedbirler alınması.

"Piyasa ekonomisi sisteminin, ekonomik yapımıza tam olarak yerleştirilmesi" amacına yönelik olarak, döviz ve faiz fiyatlarının piyasada belirlenmesine başlanıldı.
Döviz fiyatlarının, 10 bankanın ortalaması alınarak belirlenmesi uygulaması sayesinde, paralel piyasa ile Merkez Bankası döviz kurları arasındaki "Makas" kaldırıldı.
Sistemde serbestçe belirlenen diğer faiz oranlarının lokomotifi durumunda olan Bankalararası Para Piyasası Faiz Oranlarının alt ve üst tabanları genişletilerek; faiz, aşırı dalgalanmalar olmaksızın bir ölçüde dalgalanmaya bırakıldı.
Merkez Bankası Para Politikası'nın temel amacı, döviz ve faiz oranlarının belirlenmesi yerine, "Parasal Büyüklüklerin ve Hareketlerin" takibi ve bu konudaki hedeflerin tutturulması oldu.
Hazine ihalelerine katılım özendirilerek, Hazine'nin yeniden piyasayla barışması sağlandı.
Piyasa dışında ve tek taraflı belirlemelerle ve avantajlı faizlerle devlet sektörüne ve özel sektöre sağlanan kısa ve orta vadeli krediler tamamen durduruldu ve bunların vadesi gelen bölümü tamamen tahsil edildi.

1994 ekonomik krizinde uygulanan "Merkez Bankası Para Politikası" hem tecrübelerden yararlanılması, hem de bilimsel ve mali çevrelerce değerlendirilmesinin yapılabilmesi bakımından açıklanması gereken bir uygulamaydı.

14 Mart 1997




İşin En Güç Tarafı,

Kendini Anlatabilmek



5 NİSAN KARARLARI öncesi ve sonrasında uygulanan para politikalarının temel prensipleri arasında "Tüm ekonomik birim ve işlemlerin Merkez Bankası politikalarından doğrudan etkilenebilecek hale getirilmesi" de vardı.
Yatırım bankaları ve özel finans kurumları, mevduat munzam karşılıkları ve disponibilite uygulamasından muaf tutulmuşlardı. Bulunan gerekçeler, yatırım bankalarının mevduat toplamadığı; özel finans kurumlarının ise, faiz değil kâr payı vermeleriydi.
Bu kurumlardan munzam karşılık ve disponibilite alınmaması aslında bir çeşit vergi muafiyeti anlamındaydı. Üstelik, bu kurumlar para politikasından hiç etkilenmiyor; munzam karşılık ve disponibilite oranları yükseldikçe, daha da kârlı hale geliyorlardı. Rakipleri olan ticari bankalara karşı da, bir ayrıcalık elde ediyorlardı.
Yatırım bankaları ve özel finans kurumlarına tanınan bu muafiyetlere karşılık, ticari bankalara da değişik ayırcalıklar tanınmıştı.
"Varlığa Dayalı Menkul Kıymet" ve "Repo" işlemleri çeşitli usuller kullanılarak munzam karşılık ve disponibiliteden istisna edilmişti. Dolayısıyla, mevduat yapmak yerine, bu işlemler gerçekleştirilerek rahatça bir çeşit mali vergi kaçağı yaratılabiliyor; yine, bu işlemler para politikalarından etkilenmez hale getiriliyordu.
Öte yandan, Bankalar Kanunu'nun 64'üncü maddesine göre gözetim altına alınan bankaların bazılarına munzam karşılık ve disponibilite muafiyetleri tanınmıştı.
Bankalar yüksek munzam karşılık ve disponibilite oranları nedeniyle, 64'üncü maddeye dahil edilmekten hiç çekinmez hatta, ister hale gelmişlerdi. Geçmiş yıllarda sırf bu muafiyetlerden yararlandırmak için bazı bankaların 64'üncü maddeye alındığı iddiaları vardı. Çünkü, hangi bankaların gözetime alındığı zaten çok gizli tutuluyordu.
Türk Lirasının geçerli olduğu Kıbrıs'taki mali durumdan, bankaların yabancı ülkelerdeki şubelerinin uygulamalarından, döviz büfelerinin ve borsa aracı kurumlarının mali işlemlerinden Merkez Bankası hiç haberdar değildi.
Bu hale getirilmiş bir mali sistemin suçu, sıkılmadan hâlâ mevcut yönetime atılabiliyordu.
Mevduat munzam karşılık ve disponibilite sistemi, önceki Merkez Bankası Başkanı Bülent Gültekin tarafından resmi gazetede ilan edilerek değiştirilmiş; fakat geri adım atılarak tekrar eski uygulamaya dönülmek zorunluluğu ortaya çıkmıştı. Zaten yapılan hemen her yeniliğin, çeşitli baskı gruplarınca geri çevrilmesi sağlanıyordu.
Kriz nedeniyle, Merkez Bankası'nın ve diğer kuruluşların görev alanına giren konular, kurumlar dışındaki kişiler tarafından tartışılmaya başlanmıştı. Hatta, Merkez Bankası politikaları bunlardan doğrudan doğruya etkilenecek olan bazı banka genel müdürleriyle tartışılır hale gelmişti.

İşte böyle bir ortamda Merkez Bankası Başkanlığı'na getirildim.
Munzam Karşılık ve Disponibilite sisteminin değiştirilmesi 5 Nisan Kararları'nın en önemli tedbiriydi.
Bankaların bilançolarında yer alan tüm pasifleri, disponibilite veya munzam karşılığa tabi tutuldu. Yatırım bankaları ve özel finans kurumlarına da, ticari bankalara uygulanan aynı şartlar uygulanmaya başlandı.
Varlığa Dayalı Menkul Kıymetler, otomatik olarak sistem içine dahil edildi.
Karşılıksız reponun önlenebilmesi için, tebliğ değişikliği yapıldı; repo karşılığı tutulan tüm değerlerin Merkez Bankası'nda depo edilme zorunluluğu getirilerek, karşılıksız repo yağmasına son verildi.
Bu dönemde, 64'üncü maddeye girmesi nedeniyle bankalara yeniden munzam karşılık ve disponibilite muafiyeti sağlanmadı.
Döviz büfeleri, borsa aracı kurumları ve borsa Takas Şirketi'ne Merkez Bankası'nda hesap açılarak, tüm mali sistem izlenmeye başlandı.
Kıbrıs Merkez Bankası aracılığıyla tüm Kıbrıs bankaları, Merkez Bankası Bankalararası Para ve Döviz Piyasaları sistemine dahil edilerek, Türk Lirası kullanan Kıbrıs ekonomisini izlemek ve eşit koşullar sağlamak mümkün olabildi.



İşte mücadelemiz böyle başladı. Üstelik, bunlar sıkıntılarımızın bir bölümü idi.
İşin en güç tarafı ise, kendini anlatabilmek olmuştu.

17 Mart 1997




Bu Tecrübe Çok Eski Değil




1994 EKONOMİK krizi sırasında bankacı ve işadamlarının birçoğu siyasiler ve bürokratlarla krizin nedenleri ve alınabilecek tedbirler hakkında konuşup fikirlerini onlara ilettiler. Bu olanak, o dönemde fikir belirtmek isteyen hemen herkese tanınmış, iyi niyetli bir siyasi tercihti.
Bu fikirler geniş katılımlı toplantılarda tartışılmış, üzerinde siyasiler ve bürokratların uzlaşabildikleri uygulanmıştır.
Maalesef bu süreç içinde bazı bankacı ve işadamları siyasiler ve bürokratlarla kurdukları bu diyaloğu, kendilerini ön plana çıkarma ve bana sorulmadan iş yapılmaz havasını çevrelerinde yayma hakkı olarak gördüler.
Bu davranış biçimi, siyasi ve bürokratların hiç hak etmedikleri biçimde özel sektörden bazı kişilere bilgi verildiği şeklinde yorumlandı.
Siyasiler ve bürokratlar mecburen ayranı üfleyerek içmeye başladılar.
Oysa gerçekten, herhangi bir detay belirtme veya önceden haberdar etme gibi bir olay yaşanmadı. Zaten, bu diyaloglar hemen hemen her seferinde birçok bürokrat ve siyasinin katıldığı toplantılarda kurulmuştu.
Bizi 5 Nisan Kararları'na götüren ekonomik sıkıntıların ortaya çıkmasında, dövizli mevduatın Türk Lirası mevduatına göre özendirilir hale getirilmesinin rolü vardı.
Krizle mücadele sırasında Merkez Bankası'nın politikaları arasında "Türk Lirası ile işlem yapma ve mevduat tutmanın özendirilmesi" önemli bir yer aldı.
Mevduat munzam karşılıkları sistemi, resmen dövizle mevduat tutulmasını özendiriyordu.
Vadesiz mevduatlara % 16 munzam karşılık uygulaması, efektif (banknot cinsinden tutulan döviz) olarak para tutmayı bile, Türk Lirası mevduat yapmaktan daha kârlı hale getirmişti.

5 Nisan Kararları ile, mevduat munzam karşılıkları ve disponibilite oranları % 8'e % 10 olarak Türk Lirası mevduatları lehine yeniden düzenlendi.
Vadesiz ve vadeli mevduatlar arasındaki farklılaştırma kalktı.
Böylelikle, bankalar vadesiz mevduatlara istedikleri faizi verip efektif ve döviz mevduatıyla yarışabilecek bir Türk Lirası mevduat biçimi yaratabileceklerdi.
Türk Lirası mevduatların efektif ve dövizle tam olarak rekabeti için ise, "7 gün ihbarlı" ve "Kırık Vadeli" mevduat uygulaması başlatıldı. Ancak, bu konudaki kesin sonuç Bakanlar Kurulu'nca "Mevduatlara % 100 Devlet Garantisi" tanınması sayesinde alındı.
Bu kararı takiben, Türk Lirası mevduatını özendiren tedbirler de uygulamada olduğundan, insanlarımız ellerindeki efektif ve dövizleri satarak, Türk Lirası mevduatı yapmaya ve Hazine Bonosu almaya başladılar.
Hazine'nin açtığı olağanüstü faizli (3 aylık % 50) ihalesi ile de Türk Lirası'na dönüş yoğun bir biçimde gerçekleşti.
Aslında, bu dönüşüm krizin sona erişinin başlangıcıydı.
Türk Lirası'na tekrar dönüş, Merkez Bankası döviz rezervlerini arttırmaya başladı. Bundan sonra, benzer krizlerin tekrarlanmaması için kalıcı tedbirlerin alınması ve Merkez Bankası Döviz Rezervleri'nin yüksek tutulması ihtiyacı vardı.
Krizle mücadele ederken siyasilerin ve bürokratların karşılaştığı en büyük zorluk, bilgisiz ve haksız suçlama ve eleştiriler oldu.
Ama, mücadelenin başarılı sonuçları her şeyi unutturuyor.

18 Mart 1997




Detayda Gizlidir




"PİYASALAŞMANIN genişletilmesi ve derinleştirilmesi", 1994 ekonomik krizinden çıkışta Merkez Bankası'nın uyguladığı ekonomik politikalardan birisi oldu.
"Kamu Sektörü Borçlanma Gereği" ve kamu sektörünün borç toplamı, piyasaları yaygın ve derin olan birçok gelişmiş ülkede bizden yüksek olduğu halde, bu ülkelerde kriz ve istikrarsızlık olasılığı çok daha düşük görünüyordu.
Yaygın ve derin piyasalar, gerek kamu gerekse özel sektörün daha uzun vadeli ve daha ucuz borçlanabilmelerine olanak sağlamaktaydı. Borçlanma araçlarının çeşitliliği ve yabancı katılımcıların çokluğu da ilave avantajlar yaratmaktaydı.
Bu gerçekten yola çıkan Merkez Bankası, 1994 Şubatından başlayarak piyasalaşmaya ve borsalara destek vermeye başladı.
Borsa Takas Şirketi'ne Merkez Bankası'nda hesap açılması ve Şirketin Elektronik Fon Transferi sistemine kabul edilmesiyle, borsa işlemlerinin süratli, güvenilir ve diğer mali araçlarla rekabet edebilir olması sağlandı. Borsa aracı kuruluşlarına da hesap açılması için çalışmalar bitirildi.
Merkez Bankası, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda açılan "Tahvil ve Bono Piyasası"na katılma kararı alarak; bu piyasayı derinleştirdi.
Bugün Merkez Bankası'nın önemli ölçüdeki piyasa müdahaleleri, bu piyasada alımsatım ve repo-ters repo işlemleri sayesinde gerçekleştiriliyor.
Merkez Bankası, 1995 yılında faaliyetine başlayan İstanbul Altın Borsası'nı da destekledi. Bu amaçla, kendi bünyesindeki Altın Piyasası'nı tamamen kapattığı gibi; doğrudan altın ithalatına da son verdi.
Merkez Bankası'nın kendi bünyesinde oluşturduğu piyasalarda da yenilikler yapılarak; derinliği ve katılımı arttırıcı, alım-satımı ucuzlatıp kolaylaştırıcı tedbirler alındı.
Türk Lirası ve döviz için "Vadeli Kotasyon" verilmeye başlanması bu atılımın başlangıcıydı.
Bu tedbiri takiben, "Zorunlu Döviz Devir Oranları" azaltılmaya başlandı. Bu tedbir, hem döviz piyasasında serbestçe fiyat oluşumunu desteklemiş, hem de zorunlu devirler nedeniyle Merkez Bankası'nın döviz karşılığı olsa da para basması önlenmek istenmiştir.
Merkez Bankası doğal olarak ihtiyacı halinde, döviz piyasalarına girip istediği kadar döviz alabilecekti.
Daha derin bir döviz piyasası oluşturma amacına dönük olarak, ticari bankaların döviz devirlerinin % 5'i ve döviz büfelerinin döviz devirleri "Döviz Piyasası'na döviz satılarak" gerçekleştirilmeye başlandı.
Merkez Bankası piyasalarında işlem yapmak için alınan teminatın oranı düşürüldü ve teminatlar çeşitlendirildi.
Kanun değişikliği yapılarak, "Taksitli Satışlarda" Merkez Bankası müdahalesi tamamen kaldırıldı.
Mevduat Sertifikası küpürleri, pazarlamaya olanak verecek şekilde yeniden düzenlendi.
Mali servisi Merkez Bankası tarafından sağlanan Devlet Tahvili ve Hazine Bonoları'nın çok geciken basılma işlemleri, büyük küpürler basılmak suretiyle güncelleştirildi. Bu suretle, Hazine'nin tahvil ve bono basım masrafları da önemli ölçülerde azaltıldı.
Hazine "Halka Arz" yoluyla Hazine Bonosu satmaya başladığında, Merkez Bankası da doğrudan halka satışlar yapmak suretiyle devreye girdi.

Büyüklü küçüklü birçok tedbir alınarak "Piyasalaşma" ülkemizde yerleştirilmeye çalışıldı.
Elbet yapılacak daha birçok şey var.
Genel anlamda da, detayda da.
Ama, "Başarının Detayda Gizli" olduğunu hiç unutmadık.
Aldığımız tedbirlerin birçoğu bunu göstermiyor mu?

19 Mart 1997





Yanılgı




BİR İSTİKRAR programının en önem verilmesi gereken bölümü, yapısal tedbirlerdir.
Devalüasyon kararları, para politikası uygulamaları, iç ve dış borç sisteminde yapılan düzenlemeler yapısal tedbirlerle desteklenmedikçe kalıcı olmazlar.
Aslında parasal tedbirler, yapısal değişiklikler hazırlanıncaya kadar bir zaman kazanma anlamındadır.
5 Nisan Kararları, mali konuda birçok yapısal tedbir içermekteydi. Bunlar arasında özelleştirme, vergi reformu, sosyal güvenlik reformu, fonların bütçe içinde toplanması, teşviklerin kaldırılması gibi tedbirler vardı.
Fonların bütçe içine dahil edilmesi ve teşviklerin kaldırılması tedbirleri başarıyla uygulandı.
Vergi reformu, sistemin bilgisayarlaştırılarak her mükellefe bir vergi numarası verilmesi uygulamasına dönüştü.
"Kara Delikler"den en önemlisi sayılan sosyal güvenlik kurumlarının bütçeye olan yüklerini kaldırma projesi uygulanamadı.
IMF hem, özelleştirme gelirlerinin bütçe dışında düşünülmesini önermiş, hem de özelleştirme uygulamalarını "Performans Kriteri" olarak belirlemişti.
Özelleştirmede son uygulamalar dışında fazla başarı kazanılamadı. Çünkü, ülkeye uygun özelleştirme yöntemleri henüz yerleşememişti. Yasal eksiklikler vardı.
Zaten, bir istikrar politikası uygulanırken özelleştirme yapılması, sıkı para politikası ve belirsizlikler nedeniyle güçtü. Hatta, imkânsızdı.
IMF, özelleştirme uygulamalarını (ve kur artışlarını) bahane ederek, 1995 genel seçimleri öncesinde ilişkileri kopardı.
Asıl neden ise, önerdikleri şablonun "Türkiye Gerçeği"ne uymamasıydı. IMF ve rating (dereceleme) kuruluşları "Laleli Piyasası"nı, Türkiye'nin komşularıyla olan sınır ticaretini ve Türki Cumhuriyetlerle olan ilişkilerini tamamen gözardı etmişti.
Bu yanılgıyla, IMF ve rating kuruluşları, 1995 Genel Seçimleri arifesinde bir döviz krizi beklentisi içine girdiler. Dünya'yı yanılttılar.
Hatta bu beklenti, ülke içindeki bazı işadamları ve muhalefet partilerini de bir yanılgı içine soktu. Döviz fiyatlarında bir hareketlenme yaşandı. Ancak, Merkez Bankası'nın aldığı "Vadeli Döviz Satışı" kararı, bütün dalgalanmayı durdurdu.

Merkez Bankası da 1994-1995 döneminde, son üç gündür anlatmaya çalıştığım tedbirlere ilaveten bazı önemli tedbirler daha aldı.
Kanunu'nu değiştirerek, banknot basım imtiyazını süresiz hale getirdi. Hazine'ye ve kamu kurumlarına vereceği kredilerde yasal kısıtlamalar sağladı. Zor durumda olan bankaları hangi şartlarda destekleyebileceği konusuna kanuni açıklık getirdi.
Döviz yönetiminde büyük başarı kazandı.
İlk kez yabancı merkez bankaları, Merkez Bankamızda hesap açıp, para tutmaya başladı.
Rezervler, 18.5 milyar Dolara yükseldi.
Kurum içi harcamalar azaltıldı. Personel azaltımına başlandı. Bazı dış temsilcilikler kapatıldı. Fazla mallar satıldı.
Banka iflaslarının önlenebilmesi amacıyla alınabilecek tedbirler geliştirildi. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu, genel müdürlük olarak yeniden yapılandırıldı.
Süper Döviz Hesapları sistemi başlatılarak, kredi mektuplu döviz hesaplarının vadeleri uzatılıp faizleri düşürüldü.
Paradan sıfırların silinmesi için hazırlıklar tamamlandı. "Bir Milyonluk Banknot", Merkez Bankası Banknot Matbaası' nın kalıbını yapıp başarı ile uyguladığı ilk kupürdü.
İhracatın desteklenmesi için "Kabul Kredisi" uygulaması yeniden düzenlendi. Mevduat Munzam Karşılıkları'nın bankalara iade edilmesi sırasında, Eximbank'a kredi sağlanması uygulaması getirildi.

Merkez Bankası hiçbir zaman yanılmadı.
Detayı, yakalayabilmesi sayesinde.
Yetişmiş insan gücü ve takım oyunu sayesinde.

20 Mart 1997









Ana Sayfa | Hakkımızda | İletişim | Yaman Törüner | Akşam Yazıları | Site Map


Back to content | Back to main menu