Barbaros Mühendislik


Go to content

Giriş

Akşam Yazıları



Gerçekleri Görebilmek



GERÇEKLERİ görebilmek için, olayları başkalarının gözüyle değerlendirmek zorundasınız. Bu bakış açısı "Tolerans"lı davranma ihtiyacını öne çıkarıyor. Hoşgörünün ve karşılıklı birbirini anla-maya çalışmanın kaybolması "Uzlaşma" ihtimalini azaltıyor. Oysa, ekonomiden siyasete, iş dünyasından aile ilişkilerine kadar her ilişki bir uzlaşma ihtiyacını özünde barındırıyor.
Aslında, "Uzlaşma" kapitalist öğretinin en önemli sonucudur. Arz ve talebin bir noktada kesiş-mesi, yani piyasanın oluşması bir uzlaşma gerektirir. Uzlaşmanın olmadığı yerde "iş" yapılamaz. Yani bir icraat yapılamaz, bir ürün elde edilmez. Yapılsa, edilse bile aksak ve verimsiz piyasalardan bahsedilir.
Uzlaşma özveri ile müsamaha ile "Gerçek Çıkar"ın uzlaşmaya varmak olduğunu bilmekle sağ-lanır.
Uzlaşma aslında bir "Deal" yapmaktır. Yani alışveriştir. Kârlı bir alışveriş, o konuda detaylı bilgi sahibi olmak ve hedefıni iyi tesbit etmekle sağlanır. Karşı tarafın yerine kendinizi koyabildiğiniz sürece de kaybetme ihtimali gittikçe azalır. Gerçekten "Gerçekleri Görebilen" uzlaşır, onunla uzlaşılabilir. "Akıllı Düşman Aptal Dosttan İyidir" özdeyişinin gerçek anlamı budur. Bu olgu karşılaştığınız her ilişki için uygulanabilir. Uzlaşmacı olmayan her davranış kaybetme sürecinin için-de kendini bulur.
Benim de içinde bulunduğum Anayol Hükümeti' nin çökmesi, uzlaşma ihtimalinin kalmaması nedeni ile oldu. Bir partiyi ancak seçmen yok edebilir; bir lideri de. Bir "Genel Seçim"in hemen ar-dından bir partiyi ve liderini yok etme girişimi kapitalist öğretiye ve toplumsal oluşuma aykırı idi.
Şimdi siz, "Bir parti değil, bir lider yok edilmek istendi" diyebilirsiniz. Ama, benim kısacık siyasi hayatım lidersiz bir partinin varlığını koruyamayacağını bana öğretti. Kapitalist öğretiyi bile di-yalektik mantıkla yorumlamak gerek.
Partiler "İş" yani "İcraat" yapabilmek için vardır. İş yapabilmek için "Deal" yapmak, "Deal" yapabilmek için "Uzlaşma" yapmak zorundasınız. "Uzlaşma"ya yanaşan iktidarı alır. İktidarda kalır. İktidarda olan "İcraat" yapmaya soyunmuş demektir.
Lideri her eleştirdiğimizde, nasıl olsa onunla "Uzlaşırız"; "Onu bir türlü ikna ederiz" diye düşünmüyor muyuz? Eğer onun tarafında isek, ona kötülük edenlerle "Uzlaştığı" için ona kızmıyormuyuz? Ama hepimiz bilmeliyiz ki, "İcraat"i yapabilen "Oyunun Kuralları"nı daha iyi biliyor de-mektir.
Piyasanın kuralıdır. "Uzlaşma"ya yanaşan ve piyasada işlem yapması kabul edilmiş herhangi birisi ile "Deal" yapılır. Çünkü, siz yapmazsanız, bu "Deal"i başka birisi yapar. Koalisyona "Evet" oyu verenlerin en azından bir kısmı, gerçekten "Gerçekleri Görebilen" birileri olamaz mı?
Demokrasi deneyimimize bir bakarsanız, uzun süreler iktidarda kalabilen partilerin, "Kitle Par-tileri" olduğunu görürsünüz. Kitle partilerinin oluşumu aslında yaygın bir "Uzlaşma"nın ürünüdür. "Uzlaşabilen Liderler"i de "Daha Çok Uzlaşabilen Liderler" alt etmiştir.
Bu yazının konusu aslında ekonomi ile ilgilidir. Politikanın kurallarının ekonominin kurallarından farklı olmadığını anlatmak istedim. Ekonomik yaşamda kâr edenler; piyasayı bilenler, uzlaşıp anlaşabilenler, gerçekten "Gerçekleri Görebilenler"dir. Politikada da öyle!..

2 Eylül 1996



Uluslararası Uzlaşma



ULUSLARARASI çıkar çatışmaları ve uzlaşmalar, ulusal uzlaşmaları doğrudan etkiler. Uluslara-rası piyasalarda "Deal" yapanlar yani uluslararası bir çıkarı paylaşanlar "Primary Dealer"lar'dır; ya-ni "Sistem"in birincil üyeleridir. Primary Dealer'lar pazarlık tekniğini yani "Negotiation"u çok iyi bi-lirler. Sistem'in bu birincil üyeleri Global Pazar'ın "Inner Circle"ına yani ilk çemberine dahildirler. Birincil üyeler gelişmiş ülkelerdir.
Azgelişmiş ülkelerin amacı "İlk Çember"de yer alabilmek; "Global Pazar"ın kurallarını anlayıp hazmedebilmek; "Uluslararası Pazarlık Teknikleri"ni çok iyi bilen kişiler yetiştirebilmektir. Çünkü, bu olguları gerçekleştirebilenler üretimin artı değerinden "Aslan Payı"nı alırlar. Yine onlar, üretim araçlarından artı değeri en yüksek olanlarının mülkiyetini ellerinde tutarlar.
Gelişmiş ülkeleri takip etmeye karar vermiş azgelişmiş ülkeler, onlara bir türlü yetişemezler. "Amerika'yı yeniden keşfetmeye değmez; gelişmiş ülkelerdekini aynen kopyalayalım" görüşü azge-lişmiş ülkeleri tembelliğe, araştırmamaya ve yeni icatlar yapamamaya sürükler. Önündekinin hedefini, gideceği ya da gitmek istediği yeri bilen önündekine yetişebilir, belki de geçebilir. Çünkü, "Global Arena"da yollar çok çetrefilli ve çeşitli "Short Cut" yani kestirmelerle doludur. Aslında çı-karını bilen bir azgelişmiş ülke, önündeki değil en öndeki ülkenin hedefini tahmine çalışır.
Kısacası, gelişmiş ülkelerin yalnız yaptıklarını değil, ne yapmak istediklerini hatta ne yapmaları gerektiğini kestirmek zorundayız. Bunun için her konuda uluslararası ve ulusal teori ve pratiği bilen ama aynı zamanda, düşünüp yaratabilen, karar verip uygulayabilen kişilere ihtiyacımız var.
En önemli ekonomik kararımız, "Eğitim Sistemi"mizi bu ilkeler ışığında yeniden organize et-mek olmalıdır.
Aslında "Muasır Medeniyetler Seviyesi"ne değil, "Muasır Medeniyetlerin Henüz Ulaşamadığı, ama Hedeflediği Seviye"ye ulaşmalıyız. En azından bunu hedeflemeliyiz. "Japon Mucizesi" bundan başka bir şey değildir.
"Birincil Çember"e dahil olmaya aday olan ülkeler, önce "Birinci Derecede Borç Almaya Hakkı Olan Ülke"liğe yani "Primary Borrower"lığa yükseltilir. Bu ülkelerin "Rating"leri de artırılmıştır. Yükselmeye aslında "Piyasa" ve Sistem'in Birincil Üyeleri karar vermişlerdir. Bu ülkelere "Piyasa Fiyatı" yani "Market Rate"den borç verilir. Yabancı yatırımcılar bu ülkelere üşüşürler. Çünkü, bu ülkelerde "Oyunun Kuralları" kendi ülkelerindekilerle aynıdır; ama, kâr olanakları daha yüksektir. Aslında, kendi ülkelerinin sınırları bu yeni üyenin sınırlarını da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Yeni yatırımlar yeni iş olanakları, daha çok üretim, daha zengin bir ülke demektir. İşte, "Ya Avrupa Birliği, Ya Avrupa Birliği" sloganının açıklaması budur.
"Global Arena"da yerini alamayan ülkeler karşılaştırmalı olarak fakirleşmeye mahkûmdurlar. Biz de onlardan biri olarak kalırsak, göreceli fakirleşmenin getirdiği hınç ve korku ile hedeflerimizi şaşırır, "Bir de bunları deneyelim" diyerek yöneticilerimizi sık sık değiştirir, birbirimizi suçlar, kavga eder ve "Ulusal Uzlaşma"dan gittikçe uzaklaşırız.
Halbuki, "Ulusal Uzlaşma" olmadan, "Uluslararası Uzlaşma" sağlanamaz. Biz kendimize inanıp güvenmezsek, bize hiç kimse inanıp güvenmez!..

3 Eylül 1996




Ortak Yan



HEP karşıt fikirde olanların birbirleriyle tartıştığı zannedilir. Oysa , sadece aynı fikirde olanlar tartışır, birbirlerini ikna eder, bir şeyler öğrenir ve "Uzlaşır"lar. Karşıt fikirde olanlar sadece karşısın-dakini dinleme nezaketi gösterir; karşılıklı konuşma sonucunda kendi fikirlerine daha sıkı bağlanır-lar. Tartışabilmek, "Uzlaşma" sağlayabilmek için yapılır. "Ortak Yan"a sahip olanlar tartışabilirler. Çünkü, "Ortak Yan" genellikle "Ortak Çıkar"ı temsil eder.
Birisiyle uzlaşabilmek, "Ortak Yan" yaratmakla mümkündür. Uzlaşma bize zenginlik ve yerle-şiklik getirir. Kişiler "Ortak Yan" yaratabilmek için kulüplere, partilere girerler; arkadaşlıklar kurar-lar "Bir Üst Sınıfla Ortak Yan Yaratabilmek" ise bir üst sınıfa geçişin sinyallerini verir.
Ulusların hayatında da böyledir. Üyelikleri kısıtlanmış "Zengin Kulüpleri"ne girmek için yarışı-lır. "Avrupa Birliği" de bunlardan biridir. Söylenenlerin tersine, esas amacı "Rekabeti Kısıtlamak"tır. Daha doğrusıı, kendinden güçlülerin rekabetini kısıtlamak; topluluk içinde üretilen malların ise ara-larındaki rekabeti artırmaktır.
Bizim gibi ülkelerin ise, "Kulüp"e alınsa bile, bir taraftan da rekabeti sağlayabilecek mallarına kısıtlama getirilmeye çalışılır. Bizim gibi ülkelerin, rekabeti biraz olsun sağlayabilmek için "Serbest Dolaşım Hakkı", en azından "İşadamlarının Serbest Dolaşım Hakkı" ciddi önem kazanır. Çünkü, "Emek", üretim sürecindeki en önemli katkıdır ve "Mal piyasası ile birlikte ücret piyasası"na da ka-tılmakla rekabet ortamı bir ölçüde sağlanabilir.
Öte yandan, "Pazarlama" da üretilen malın satışı için vazgeçilmez unsurdur. Bu yüzden en azından işadamlarımız Avrupa'ya vizesiz girebilmeli. Ama "Oyun"un içinde olmak da başlıbaşına bir artı puandır. Yine de, "Gümrük Birliği" ile birlikte "Avrupa Birliği" de olsaydı diye hayıflanma-mak elde değil!..
"Birincil Çember'e Üye Olmaya Aday Ülke" olmak için bile asgari üç şey gereklidir.
Bunlardan birincisi, "İçeride ve Dışarıda Barışı Sağlamak ve Devam Ettirmek"tir. Yani, terörü engelleyip en azından komşularımızla olan sorunlarımızı çözeceğiz. "Barış" aslında, en önemli uluslararası "Uzlaşma" ve "Ortak Yan" sağlama çabasıdır. Hatta barış bu koşulları gerçekleştirmenin ön koşuludur.
İkinci şart, "Politik ve Ekonomik İstikrar"dır. İstikrarsızlık piyasa oluşıımunu güçleştirir; çok yüksek reel faiz seviyeleri oluşturup rant ekonomisini teşvik eder.
Üçüncüsü, ülkemizdeki kıırallar bütününü "Global Pazar"a benzetmek, yani "Oyunun Kuralları"na uyum sağlamaktır. Bu arenada kalmak istiyorsak, artık şu "Enflasyon" mutlaka düşürülebilme-lidir. Dünya'nın yüksek enflasyonlu bir ülkesinde yaşamak çok şeye katlanmamızı gerektiriyor.
Görüldüğü gibi, "Uluslararası Uzlaşma" her şeyden fazla çaba, bilgi, altyapı ve uzak görüş gerektiriyor. "Uluslararası Arena'da Ortak Yan" sağlanması da "Ortak Çıkar"larımızın açık seçik başkalarına anlatılması ile mümkündür.

4 Eylül 1996






Türkiye'nin Iskaladıkları



BUGÜNKÜ "Uluslararası Para Sistemi" 1944 yılında bütün paraların ABD Doları'na göre değer-lendirilmesi ve sabit kura bağlanması ile Bretton Woods'da oluşturuldu. "l Ons Altın'ın 35 ABD Do-ları'na Eşitliği" kabul edildi. Diğer ülkelerin dış ödemeler açığını finanse etmeleri için, altınlarını el-den çıkarmaksızın Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nin altına eşit değerde olan Dolar'ını kullana-rak uluslararası ödemelerde hiç bir sorunla karşılaşmadığı bir ortam yaratılmıştı.
O yıllarda Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan zarar görmeden nasıl sıyrıldığı ile övünüyor; "Uluslararası Para Sistemi" O'nu hiç ilgilendirmiyordu. Oysa, ABD' nin bugünkü zenginliğinin alt-yapısı o yıllarda hazırlanmaya başlanmıştı.
Yeni "Para Sistemi"ne Avrupa ülkeleri karşı çıktılar. Ama, savaş yorgunluğu onların fazla ısrar-cı olmalarını önlemişti. Böylelikle ABD, dış yardımlar, askeri harcamalar ve özel sermaye akımı yo-luyla Avrupa ve Japonya' nın kullanımı için bu ülkelere büyük tutarlarda Dolar akımını sağlayabil-di.
ABD Doları'nın belli miktardaki "Altın"a eşit olduğu söylendiği için, bütün ülkeler rezervlerini ABD Merkez Bankası (Federal Reserve Bank)'nda tutmaya ve altınları karşılığında taşıma güçlüğü olmayan ABD Doları kullanmaya başladılar. Artık yalnız ülkeler değil, kişiler de "Yeşil Dolar" tut-ma eğiliminde idiler. "Yeşil Dolar", "Dünya Parası" haline geldi. "Dünya Ticareti"nin önemli bir bö-lümü "Yeşil Dolar"la yapılıyordu. ABD Merkez Bankası milyarlarca "Yeşil Dolar"ı basarken, banknotların önemli bölümü dışarıda tutulduğu ve "Float" yani "Sistemi Çevirme"de kullanıldığı için, karşılıksız olmasına rağmen enflasyonist baskı yaratmıyordu. "Hard Currency"nin, yani "Güç-lü Para"nın bütün nimetlerinden faydalanılıyordu.
Diğer bir bakış açısı ile, ABD 1968 yılına kadar 24 yıl boyunca, mal, hizmet ve işgücü ithal et-miş; bunlar karşılığında "Altın"a dönüşebilir olduğunu söylediği "Yeşil Dolar"ları vermişti. Ancak, 35 "Yeşil Dolar" karşılığında "1 ons Altın" verileceği sözünde durmak gittikçe imkânsız hale geli-yordu. Çünkü "Altın Mevcudu"nun onlarca misli "Yeşil Dolar" basılmıştı. ABD'nin o yıllardaki zenginleşmesi işte böyle sağlanıyordu.
"Uluslararası Para Sistemi'ndeki bu yeni gelişmeleri gören Avrupalılar ve Japonya, 1948 yılın-da ABD'ye "Marshall Planı"nı kabul ettirdiler. "Marshall Planı" Avrupa'nın yeniden inşasını sağlayıp, ABD'ye karşılıksız verilen mal, işgücü ve hizmetin bir bölümünün bu yolla geri alınmasını sağ-lamıştır.
Türkiye ise, karşılıksız verdiği mal ve hizmet karşılığında, okullarında öğrencilerine "El Sıkışma'nın Resmedildiği Teneke Kutularda" tereyağ ve peynir ikram ettirmişti.
Bizi kabuğumuzda büzülüp kalmaya iten şey bilgi eksikliği idi. Dünya'yı hatalı değerlendirme-mizdi. "Yerli Malı Haftaları"nda okula üzüm, incir, portakal götürürdük. Hâlâ, "Yerli Malı Kullan, Para Biriktir" mantığı ile dış dünyaya ve rakip mallara kapalı, sıkı kambiyo kontrolü olan bir ekono-mik model uygulanıyordu. Tüketimin önemini; tüketmeden üretimin olamayacağını da anlayamamıştık. "Piyasa" diye olgu yoktu. Enflasyonun çok altındaki faizlerle mevduat toplanıyor, kredi veriliyordu.

9 Eylül 1996





Uluslararası Para
Sisteminde Şok



1950'LERİN sonlarına doğru mal, para ve sermayenin ülkeler arasında serbestçe dolaşmasını kısıtlayan kontrollerin kaldırılmasıyla Avrupa ülkelerinin paralarının, Amerikan Doları'na ve öteki paralara çevrilebilmesi gündeme geldi. Serbesti ile birlikte 1960-1967 döneminde bütün batı dünya-sında çok hızlı bir ekonomik büyüme gerçekleşti.
"Dünya Parası" haline gelen "Yeşil Dolar" sayesinde, Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en hızlı büyümesini gerçekleştirmeye devam ediyordu. Tarihin ilk "Tam Konvertibl" parası "Yeşil Do-lar" olmuştu.
Batılı ülkelerin merkez bankalarında çok büyük tutarlarda "Yeşil Dolar" birikmesi ve 1968 yı-lında Avrupa ülkelerinin mevcut dolarlarını altına çevirme istemlerinin yoğunlaşması, "Saadet Zinci-ri"ni zorluyordu. Bu gelişmeler, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'ne "Dolar'la Altın Arasındaki İlişki"nin ortadan nasıl kaldırılacağını düşündürmeye başlamıştı.
ABD, Yabancı Merkez Bankalarının elinde bulunan çok üst düzeydeki Dolar birikimlerinin, yani "Euro-Dolar"ların yarattığı baskıyı altın kaybına uğramadan ortadan kaldırabilmek için, IMF'in yeni kolaylığı "Özel Çekme Hakları Sistemi"ne ve merkez bankaları arasında "Swap" işlemlerine başvurdu. ABD' nin likidite dengesini düzeltmek ve spekülatif konvertibilite taleplerini azaltmak amacı ile alacaklı ülkelerin ellerindeki Dolar rezervleri, vadeli senetlere bağlandı.
Bu tedbirler dahi "Altın" sızıntılarını durduramamıştı. Bu nedenle; ABD Merkez Bankası, 1962'de bir "Swap Ağı" kurarak Euro-Dolarların altına çevrilmesini önlemeyi denemeye başladı. On dört devletin Merkez Bankası ile Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS)'nın katıldığı "Karşılıklı Destekleme Anlaşması" yapılmış, anlaşmaya giren Merkez Bankaları karşılıklı borçlu cari hesap aç-mışlardı. Böylelikle, bir yabancı Merkez Bankası Dolar rezervinin bir bölümünü altına çevirmek is-tediğinde; ABD Merkez Bankası, konvertibilite talebini swap örgütündeki hesap bakiyesi ile takas edebilmek olanağını bulmuştu.
Swap'ın sağladığı büyük kolaylığa rağmen Fransa' nın açtığı büyük mücadele sonucu, ABD 1965'ten sonra altın konvertibilite taleplerini karşılayamaz hale geldi. Neticede, ABD "1971 Yılı Ağustos ayında Yeşil Dolar'ın Altın'a Çevrilmesine Son Vermek" zorunda kaldı. "Saadet Zinciri" yenisi başlayıncaya kadar şimdilik sona ermişti. Avrupa'lının, Japon'un beklediği bizim bilmediği-miz, ilgilenmediğimiz bir "Şok" yaşandı. Biz "Askeri Darbeler"le ve yine "Çok Çok Önemli İç Sorunlar!"la uğraşıyorduk.

10 Eylül 1996





Oyun İçinde Oyun



"DÜNYA Parası" haline gelen "Konvertibl Para"lara sahip ülkeler, karşılıksız para basılması ha-linde bile "Enflasyon"la karşılaşmayabiliyorlardı. "Hard Currency"ye yani "Kuvvetli Para"ya, azge-lişmiş ülkelerde büyük bir talep vardı. Çünkü, "Hard Currency" az gelişmiş ülke insanını, içerdeki siyasal ve ekonomik istikrarsızlıklardan koruyordu.
Avrupa ülkeleri ve Japonya "Hard Currency"ye sahip olmanın ve mal ile paranın serbest dola-şımının faydalarını görünce, kendilerine nüfuz bölgeleri oluşturdular. Öyle ki; Hollanda, Avusturya gibi gelişmiş ülkelerin Merkez Bankaları bile, Alman Merkez Bankası (Bundesbank)'na sormadan günlük politikalarını oluşturamaz hale geldiler.
Böylelikle, "Hard Currency" sahibi ülkeler, banknot matbaalarında bir gecede bastıkları kendi paralarını verip, neredeyse bedavaya mal, hizmet ve işgücü almaya başladılar. "Hard Currency" sa-hibi ülkeler çok süratle zenginleşiyorlardı.
İşte, "Türk İşçileri" Almanya'ya ve diğer Avrupa ülkelerine bu gelişmeler sonucu kabul edildi-ler. Bizim yöneticilerimiz ise, "Uluslararası Para Sistemi"ndeki gelişmelerden habersiz, "Çok Çok Önemli İç Sorunlar!"la meşgullerdi. Hükümetler, Yurt Dışındaki Türk İşçilerini, en önemli döviz kaynağı olarak görüyor; ülkeye daha çok döviz girmesi için, "Bedelsiz İthalat" olanakları gittikçe ge-nişletiliyordu.
Bu gelişmelerin ardından, I972 ortalarında altının resmi fiyatı 38 Dolara yükseldi. Şubat 1973'te ise Dolar devalüe edilerek resmi altın paritesi 1 Ons = 42.22 Dolar oldu. 1974, ABD' nin özel kişilerce altın bulundurulmasını resmen kabul ettiği yıl oluyordu. 1975 başlarında, ABD ilk al-tın satışını gerçekleştirdi. 1976 yılında ise, Uluslararası Para Fonu (IMF)'nun altın satışları başlamış-tı. Aynı yıl, altının onsu 104 Dolar'a çıktı. 1978'in ilk yarısında ise, altının resmi fiyatı ortadan kal-dırıldı.
1978 Aralık ayında yapılan Brüksel toplantısında Ortak Pazar Ülkeleri "Avrupa Para Birimi" (ECU) için yeni bir düzenleme getirerek, üye ülkelerin altın ve ABD Dolar varlıklarının %20'sini re-hin vererek ECU elde edebilme olanaklarını kabul etti. 1981 başlarında altına dayalı ECU varlıkları toplam 60 milyar ABD Doları'na ulaşıyordu. Altın fiyatlarının, Ons başına 600 "Yeşil Dolar"a ka-dar yükseldiği günler yaşandı.

Şimdi, "Uluslararası Arena'daki İkinci Büyük Oyun-Avrupa Birliği" gündeme getirilmişti.

11 Eylül 1996






Kabul Edilemez Azgelişmişlik



"GÜÇLÜ Para"ya sahip ülkeler, 1950'lerden başlayarak, azgelişmiş ülkelerdeki "Konvertibl Para"ya olan aşırı talep nedeniyle karşılıksız para basarak zenginleştiler.
"Konvertibilite"den sonra "Uluslararası Arena'daki İkinci Büyük Oyun" ekonomik birleşmeler-le sergileniyordu. "Avrupa Birliği" bu ekonomik birleşmelerin en büyüğü ve en önemlisiydi. 70'li yıllarda "Avrupa Birliği"ne girebilirdik; giremedik.
Bir kez daha gerçekleri ıskalamıştık. Bizim "Emperyalist, Sömürücü Kapitalistler" arasında ne işimiz vardı. "ONLAR ORTAK, BİZ PAZAR" sloganlarıyla, "Ortak Pazar"a karşı mitingler düzenle-tildi. Bizim "Geri Kalmış Değil, Geri Bırakılmış Ülke" olduğumuz görüşleri işleniyordu.
Hepimiz yeni kurtarıcımız Bülent Ecevit'e güveniyorduk. Ama o günlerde, Kişi Başına Düşen Milli Gelir bazında Bizden fakir olan, Yunanistan ve İspanya'nın "Avrupa Birliği"ne girdikten son-raki 15-20 yıl içinde bizim 5 ila 10 katımız büyüyebileceğini görememiştik.
"Kıbrıs Müdahalesi" gururumuzu okşamıştı. Ama, "Ambargo"yu önleyemedik.
Ecevit, Cumartesi günlerini tatil edip "Emekçi'nin Daha Etkin Çalışmasını" sağlamıştı. Ama, Ecevit'in "IMF'ye Ülkeyi Teslim Etmeyiz." sloganıyla uyutulup ülkenin "Benzinsiz, Elektriksiz, Margarinsiz, Ampulsüz" kalabileceğini, "50 Cent'e Muhtaç" hale gelebileceğimizi, "Dış Borçlarımı-zı" ödeyemeyeceğimizi görememiştik.

1979 yılı başlarıydı. Türkiye'nin dış borçları ertelenmeye çalışılıyordu. Merkez Bankası'nda dış borçların ertelenmesi ile ilgili Müdürlüğün başına yeni getirilmiştim. Yüzlerce alacaklıyı temsil eden 7 yabancı banka ile toplantı yapılacaktı. Toplantının yapılacağı "Banka Meclisi" odasına girdiğimde, odada hiç Türk olmadığını 11 yabancı bulunduğunu gördüm. Bana 7 yabancının alacaklı bankaları, geri kalan 4 yabancının da "Bizi" temsil ettiğini söylediler. "Kabul Edilemez"i yaşadım. Azgelişmiş-lik bile, "Hiç" olmak değildi. Maalesef, uluslararası bir anlaşma yapabilecek, hatta anlaşmanın hu-kuki yönünü tartışabilecek uzman kadrolarımız yoktu. Uluslararası bir meseleyi tartışıp, pazarlığını gerçekleştirebilecek kadromuz ise hiç yetişmemişti.
Yani, bütün suç Ecevit'in değildi.

Aradan 16 yıl geçti. Bizi "Uluslararası Arena" ile tanıştıran adamı, Özal'ı "Şaibeli" ilan ettik. Hep başarısızlık zannettiklerimizin hesabını sorduk, "Başarı"yı hiç ödüllendirmedik.
Şimdi hâlâ, "Avrupa Birliği"ne karşı olanlarımız var. "Belçika Merkez Bankası, altın mevcudu-nu azaltıyormuş", "IMF altın satacakmış" haberleri hâlâ bizi ilgilendirmiyor. "IMF'nin bütün azgeliş-miş ülkelere niçin aynı formülleri önerdiği", "Avrupa Birliği'nde tek para kullanımının niçin başladığı", "Japonya'nın pariteler ve karşılıklı ticaret konularında Amerika Birleşik Devletleri'ne ni-çin boyun eğdiği" konularını da hâlâ hiç düşünmüyoruz.
Hiç birimizin işi hobisi değil ki!..

16 Eylül 1996








Borçlandıran Yönetir



GELİŞMİŞ ülkenin insanı, devletini korumaya uğraşır. İsteseniz de ona vergi kaçırtamazsınız. Yalnız kendisinin değil komşusunun, işyerinin haklarını da korur. Yaşadığı çevreyi, işyerini temiz tutar; buraların yeni kalması, görüntüsünün bozulmaması için uğraş verir. Sokaktaki çiçekleri ko-partmaz; evini her yıl boyar; arabasını bakımsız bırakmaz; trafik kurallarına uyar.
Gelişmiş ülke insanının bu davranışı, "Kapitalist Düşünce Biçimi"ne uygundur. Gelişmiş ülke in-sanı, "Gerçek Çıkar"ını bilir. Yukarıdaki davranış biçimi onun "Gerçek Çıkar"ına uygundur. Azgelişmiş ülke insanının, gelişmiş ülke insanı gibi davranmasını bekleyemeyiz. Öncelikle, "Azgelişmiş Devlet", vatandaşlarına "Asgari Yaşam" şartlarını sağlayamamıştır. İkincisi, azgelişmiş ülke insanı "Gerçek Çıkar"ını bilebilecek şekilde yani, "Kapitalist Düşünce Biçimi"ne uygun eğitilmemiştir. "Rekabet Or-tamı"ndan haberi yoktur. Her işe "Torpil"le girilebileceğine emindir. Ona göre tanıdığı yoksa, hastaneler-de tedavisi mümkün değildir. "Kendinden zengin herkes hırsızdır."
Azgelişmiş ülke insanına göre, "Gemisini Kurtaran Kaptandır." Kurallara uymayan, vergi kaçıran kazançlıdır. Çok haksız da değildir; kurallar da azgelişmiş olduğundan birçok halde bu olasılık da vardır.
Azgelişmiş ülke insanının bütün manevi değerleri zedelenmiştir. Cumhurbaşkanlarının, başbakanlarının, parti başkanlarının, bakanlarının, bürokratlarının, velhasıl tüm yönetici-lerinin yolsuzluk yaptıkları veya yolsuzluğa müsamaha ettikleri "Basın"da zaman zaman yer almaktadır. "Basın"daki taraflı veya yanlış haberler, iftiralar nedeniyle kişi neye ve kime inanacağını şaşırmıştır.
Azgelişmiş ülkede işin en içinden çıkılmaz tarafı, bir "Mutlu Azınlık"ın varlığı ve en ilginci bu "Mutlu Azınlık"ın, "Çıkar"ını biliyor oluşudur. "Üretim ve Propaganda Araçları Mülkiyeti", bu "Mutlu Azınlık"ın elinde olduğundan, az gelişmiş ülke insanı "Gerçek Çıkar"ını çoğu zaman görememektedir.
Çözüm yine, "Kapitalist Sistem"in içindedir. "Devlet Gibi Devlet"in vatandaşlarına "Asgari Yaşam Şartları"nın sağlandığı ortamı yaratması gerekir. Kişinin "Asgari Yaşam Şartları", hiçbir şekilde aç kalma-ması ve hastalandığında tedavisinin ücretsiz olarak yapılabilmesidir. Bu asgari ihtiyaçlar da bizi, "İşsizlik Sigortası" ve "Sağlık Sigortası"nın mutlak bir zorunluluk olduğu görüşüne getiriyor. İşte, "Kapitalist Sistem", "Devlet Gibi Devlet" bu en büyük iki harcama kaleminin "Özel Sektör" tarafından yapılabilme-sini sağlayabilmiştir.
Çözümün ikinci aşaması yine, "Kapitalist Sistem"in içindedir. Ülke insanı, "Kurulu Düzen"e, "Sis-tem"e, "Devlet"ine borçlu olmalıdır. "Borç Alabilen", o düzenden "Pay Alabiliyor" demektir. "Bir Düzenden Pay Alan O Düzenin En Büyük Destekçisidir, Ortağıdır, Koruyucusudur." Gelişmiş ülkelerde, "Tüketici Kredileri" ve "Gayrimenkul Kredileri"nin çok rağbette olmasının bir sebebi de budur.
Sonuçta, kişi "Sistem"e borçlandırılmıştır. Kişi borçlanabildiği için mutludur. Kişinin asgari yaşam şartları "Sigorta"lanmıştır. Bu kişi "Devlet"ini sevmektedir. "Devlet"ini koruyacaktır. "Kurulu Düzen"i savunacaktır. Çünkü, "Devlet'in ve Kişinin Çıkarları Birleşmiştir."
Ben özel banka yöneticisi olsam, ağırlıklı olarak "Gayrimenkul Kredisi" işlerine girerdim!..

17 Eylül 1996




Sanat ve Ekonomi




1977 YILINDA, Federal Reserve Bank of New York'un (ABD Merkez Bankası) o zamanki Guvernörünün randevusuna gitmiştim. Guvernör, o yıllarda "Kapitalist Öğreti" nin en gözde uygulayıcısıydı. Konuştuğumuz birçok konu arasında, kendisine görüşlerini çok merak ettiğim bir soru sordum. Ona göre, gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasındaki en önemli fark neydi?
Hiç duraksamadan "Sanat" dedi. "Aynı emek ve malzeme ile onlarca çeşit bardak yapabilirsi-niz, ama bunların sadece en kullanışlıları ve en güzelleri satar. Ayrıca, bir ülke reklamını en iyi bi-çimde Sanat'la yapabilir. Sadece gelişmiş ülkeler, sanatın bu sihrini kavrayabilmişlerdir."
ABD'de 1929 yılındaki "Kapitalizmin En Büyük Buhranı" sırasında, sadece New York'ta 100.000'den fazla kişi işsiz kalmıştı. Buhranın getirdiği çöküntüden kurtulmak için, ABD'nin en ön-de gelen ekonomistlerinin ve bilim adamlarının hazırladığı "New Deal Policy" ilan edildi. Bu yeni ekonomik pakette, en önemli "Ekonomik Tedbir" olarak "Sanatın Geliştirilmesi ve Sanatçıların Korunması" öngörülmüştü. Tüm sanatçıların eserleri devlet tarafından satın alınmaya başlandı. New York metrosunun duvarlarını sanatçılar bezediler. Şehirdeki kanalizasyon kapakları bile sanat-çılar tarafından yapılıp Belediye'ye satılıyordu.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tamamen yıkılan Almanya'da yeniden imar işine, her şehirde bir "Tiyatro Binası" yapılarak başlanmıştı.
Rönesans'ı takiben icatlar ve keşifler, onların bir sentezi olarak da "Sanayi Devrimi" ortaya çık-tı. Sanat her dönemde, ekonomiyi doğrudan etkileyen en önemli unsur oldu. Osmanlı Devleti'nin gerileyişi ile, sanata verilen önemin azalması, resim ve heykelin yasaklanması, sanatçı ve bilim adamlarının İtalya'ya kaçışı ve ticaretin yabancılara bırakılması arasında hiçbir bağlantı yok muydu?
On yıl öncenin en büyük iki süper gücünden biri olan Rusya'nın en büyük övünç kaynağı, ya-zarları, bestecileri, balerinleri, sporcuları, sirk ustaları değil miydi?
Tarih boyunca her gelişmiş medeniyetle birlikte, sanat da gelişti. Sanat, gelişen medeniyetlerin nedeni miydi, yoksa sonucu mu? Ama, hislerine kapılmadan, sadece "mantıken yapılması gereken"i düşünen ekonomistler, nasıl olup da sanatı, "tercihler"in en ön safına yerleştirebilmişlerdi?
Çünkü, sanat aslında yeni birşey icat etmek demekti. Her sanatçı da birer mucitti. Her şeyin gü-zelinin içinde sanat vardı. Sanat bazen bir resimdi, bir heykeldi, bir besteydi, bir müzikti, bir şiirdi, bir romandı, bir mimari şaheserdi; bazen de yeni bir otomobil modelinin tasarımı, bir tanıtım filmi, bir reklam afişi.
Arayış, coşku, hayal ve yaratıcılık.
Bütün yeni icatlardaki yaratıcılığın, keşiflerdeki bilinmeyeni arayışın, sporcunun içindeki coşkunun, hatta politikacının başarı hayalinin temelinde sanatın kıvılcımları yok mu?
Jules Verne'in hayalleri, aslında atom denizaltısını yıllarca önce keşfetmemiş miydi?
Ata'nın savaş ve barış dehasının, acaba ne kadarı kullanılmamış bir sanat dehasından kaynaklanıyordu?
Mutlu olabilmenin, iyi yaşayabilmenin, güzel konuşmanın, zevkle okunabilen bir yazı yazma-nın özünde de sanat yok mu?
Bütün bunlar sizce, sanata çok daha fazla önem vermek için yeterli sebepler değil mi?
Sanata ve sanatçıya saygı ve destek, aslında kendi çıkarımızı da, ülke ekonomisinin çıkarını da çok yakından ilgilendirmiyor mu dersiniz?

4 Kasım 1996

Yeni Dengeler
Bizi Nereye Sürüklüyor?



SERBESTİNİN olmadığı ekonomilerde, bu ekonomileri yönetenler, genellikle merkez bankaları-nı kullanarak hem tüm fiyatların, hem de tüm miktarların kontrol edilebildiği ekonomik politikalar oluşturmaya çalışmışlardır. Bu politikaların bir sonucu olarak, merkez bankaları hem para basıp, hem de faiz ve enflasyonu belli dönemler boyunca nisbeten düşük tutabilme olanağını elde ettiler.
Örneğin, benzer politikaları uygulayan Merkez Bankamız yıllarca, ticari bankaları bile bir kena-ra iterek (sadece onların teminatını isteyerek) sanayiciye, ihracatçıya, tüccara düşük faizli krediler yağdırmıştır. O yıllarda, Krediler Genel Müdürlüğü Merkez Bankası'nın en önemli bölümü haline gelmiş, "Orta Vadeli Krediler", çeşitli "İhracat Kredileri" ile "Reeskont ve Avans Kredileri" veril-miştir.
Kabul etmek gerekir ki, yaşanan bu kapalı ve kontrollü ekonomi sistemi sayesinde, ülkede ser-maye birikimi sağlanabilmiş, sanayi gelişmiş, düşük faizle kredi kullanabilenler zenginleşmiş; an-cak, bütün parasal genişlemeye rağmen, faizler ve enflasyon parasal genişleme oranında artmamış-tır.
Bu politikalarla, ulusal dengeleri bir ölçüde kontrol edebilmek mümkün olmakla birlikte, ulus-lararası dengeleri korumak mümkün olmamıştır. Uluslararası dengelerden kopukluk, bizi belirli peri-yodlarla paramızın değerini düşürmeye mecbur etmiş; hatta, ekonomimiz büyük döviz krizleri ile karşılaşabilmiştir.
Ülkenin serbest piyasa düzeni ile tanışması 1983 yılından sonra oldu. Ama, ne politikacılar, ne iş adamları, ne bürokratlar ve ne de bankacılar "Pastadan Kolay Pay Dağıtım" alışkanlıklarından vazgeçmek istediler.
Ülkeye döviz ve sermaye giriş çıkışının serbest bırakılmasıyla, yabancı yatırım ve sermayenin girişini hızlandırmış, bunun bir sonucu olarak, büyüme oranları artabilmiş, devlet eliyle dağıtılan "Pasta" varlığını koruyabilmiş; hatta, dışa açılım nedeniyle dış kredi bulmanın getirdiği nisbi kolay-lık kullanılıp alınan dış kredilerle otoyollar, barajlar, havaalanları gibi altyapı yatırımlarına girişilebil-mişti.
Bu kez, "Pasta"nın önemli dilimleri kredi verilen işadamlarına değil, büyük müteahhitlere ayrıl-dı. Yavaş yavaş serbest piyasa ekonomisi uygulamaları başlayıp, kredilerin genellikle ticari banka-larca verilme eğiliminin yerleşmesi ile, "Pasta" artık Merkez Bankası'nca değil; Hazine, Kamu Or-taklığı İdaresi gibi kuruluşlarca dağıtılmaya başlandı.
Merkez Bankası kaynakları da bu yeni gelişmeyle, özel sektör yerine, bu kez Hazine'ce kulla-nılmak mecburiyetinde kalındı; aynı anda, serbest piyasa ekonomisi de gittikçe artan yoğunlukla uy-gulandığından Enflasyon artışları bir türlü dizginlenemedi.
Alışkanlıklardan kurtulmak hemen mümkün olmadığı için, Merkez Bankası özel sektöre verdiği kredileri de ancak yavaş yavaş azaltabilmiştir. Özel sektöre bol kredi veren, bol harcama yapan Merkez Bankası alışkanlıklarının değişmesi; ayrıca, piyasa ekonomisinin getirdiği açıklık ve şeffaf-lık nedeniyle; doğal olarak, Merkez Bankası daha pervasızca eleştirilebilmiştir.
Çok ilginçtir ki, 1994 krizi Merkez Bankası'nın özel sektöre değil, kamuya yoğun kredi ver-mesi ve önceki 4-5 yılda faiz ve döviz fiyatlarını kontrol etmeye çalışmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Önemli bir gelişme olmak üzere, 1993 yılının sonlarından itibaren de, değil özel sektöre verilen krediler tamamen kesilmiş; hatta, vadesi gelen tüm krediler tahsil edilmiştir. Kriz sırasında gerçekleş-tirilen kanun değişikliği de kullanılarak, Kamu Kuruluşlarının bütün kredi borçları karşılığında da devlet tahvili alınabilmiştir.
Kısır politik çatışmalar, işte bu yeni dengeyi gözden kaçırabilmemize neden oldu.

5 Kasım 1996


Nasıl Bir Dünya İle Rekabet Edeceğiz?




2000'Lİ YILLARA giriyoruz. Dünya ekonomisinin nerelere gideceğini tahmin etmeden, ne ekonomi politikası kararları alabiliriz, ne de yatırım kararları. Öyleyse, her şeyden önce Dünya'nın ve ülkemizin nereye gittiğine bakmalıyız.
2000'li yılın insanı düşüncelerin ve ulusların yok edilemeyeceğini iyice öğrenmiş olacak. Bu nedenle, savaşlar sadece ekonomik nedenlere dayanacak. Bu süreç öncesinde, milliyetçilik gibi duygusal gerekçelerle de, az gelişmiş ülkeler arasında savaşlar olabilecek. Silahla savaşmak, giderek bir azgelişmişlik ölçütü olacak.
Ekonomik olarak ortak menfaatler içinde görülen, Dünya'nın gelişmiş bölgeleri birbirleriyle sa-vaşmayacak. Gelişme artıkça da, barış ortamı genişleyerek devam edecek. Demokratik yönetim bi-çimi yaygınlaşacak.
Sorunlar demokratik toplumun ve piyasa ekonomisinin kuralları içinde halledilmeye alışılacak. Yani, insanlar ikna edilerek; yahut da, doğrusunu yaptığına inandırılarak kandırılabilecek. Ancak, bu imkân da bilginin ve verinin yayılması nedeniyle gittikçe zorlaşacak.
Üretimden çok, "Verimli Üretim" ve ihtisaslaşma ön plana çıkacak ve para kazanacak.
"Buluşlar" ve "Yenilikler" çalışmanın önüne geçecek. Mucitler ve her konuda yenilik getirebilenler, çok çalışanlardan fazla kazanacak.
Bilgisayarlaşma ve makinalaşma nedeniyle, işsizlik artacak; ancak, zenginleşme de artacağın-dan insanlara sağlanan sosyal güvenlik genişleyerek devam edecek. Açlık ortadan kalkacak; fakat, gelir dağılımındaki dengesizlikler sürecek.
Bilgisayarlaşma sayesinde, Dünya büyük ve tek bir "Piyasa"ya dönüşecek. Yatırımlar kolaylık-la bir ülkeden diğerine kayacak. Aklımıza gelen her malın piyasası oluşacak ve alım satım fiyatları arasındaki marjlar azalacak.
Dünya ticaret hacmi ve ticaret olanakları iletişimdeki gelişim sayesinde çok büyüyecek. Finans piyasasındaki gelişme ve ülke sınırlarını aşma ile birlikte, enstrüman, vade ve yatırımcı çeşitliliği artacak.. Para ve Ha-zine yöneticileri iyi para kazanabilecek.
"Avrupa Birliği" gibi ekonomik ve siyasal birlikler güçlenecek. Dünya'da ekonomi ve devlet yönetimleri ile hukuki altyapılar birbirlerine benzeşecek. Vergiler benzer yöntemlerle toplanacak. Dolayısıyla, yatırımcılar gidecekleri ülkenin hukuki ve mali altyapısını incelemekten kurtulacak.
Kendi ekonomisi ile ilgili kararları almada ülke otoritelerinin bağımsızlığı önemli ölçüde ortadan kalkacak. Dolayısıyla, ülke enflasyonları arasındaki farklar çok azalacak.
Kayıt dışı ekonomi tamamiyle yok olacak.
Vergi kaçırma veya devlet üzerinden para kazanma olanakları gittikçe azalacak. Mali konularda şeffaflık ön plana çıkacak.
Ekonomilerde tekelleşme ve kartelleşme süreci hızlanacak. Ortaklık ve işbirliği yapan veya bir-leşen kuruluşlar daha büyüyecek, güçlenecek ve kârlı hale gelecek.
Ulaşım kolaylığı, insanların Dünya'nın her yerini görüp tanımasını sağlayacak. Turizm çok geli-şecek.
Dünya para birimleri olarak muhtemelen ABD Doları ve ECU, Dünya lisanı olarak muhtemelen İngilizce ve ortak beceri olarak da bilgisayar ve makina kullanımı ön plana geçecek.

Bu yeni toplumda siz, çocuklarınız ve işiniz nasıl bir yere sahip olacak dersiniz?

20 Ocak 1997




Ekonomik Göstergeler İyileşiyorsa



EKONOMİK göstergeler iyileşiyorsa, bazılarımız onu kötü göstermeye hazırızdır. Çünkü, amacı-mız ekonomiyi eleştirmek değil, siyaset yapmaktır.
Karşılaştırılan dönemler ve göstergeler istenildiği gibi seçilir. Amaç, üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Kişisel kızgınlıklar, şartlanmış görüşler ve uzlaşma karşıtı anlayışlar eleştiriciyi müzmin muhalif yapmıştır.
Eleştirilere fıkralar, küfürler, müstehcen anekdotlar ekleyerek görüşler süslenir. Hitabedilenin anladığı dilin, bunlar olduğu zannedilir. Aslında, dinleyici veya okuyucu aşağılanmaktadır.
Ekonomik göstergeler iyileşiyorsa ve sizin göreviniz de dinleyici veya okuyucuyu yanıltmaksa, eleştirilerinizi kişisel seviyeye indirip belden aşağı vurursunuz.
Hele zaman zaman isim verir veya bir kişiyi ima ederseniz, amacınıza ulaşmış sayılırsınız. Sizin için dinleyiciye veya okuyucuya bilgi vermek, güncel sorunları tartışmak, açık fikirli olmak ve iyi Türkçe kullanmak önemsizdir.
Çünkü, maalesef ekonomik göstergeler iyidir ve size düşen görev de ülkenin çıkarını hiçe sa-yıp, insanları yanıltmaktır.
Acımasız metodlarınız çoğu zaman başarı kazanır. Size göre, azgelişmiş ülke insanını yanıltmak kolaydır. Zaten gereğinde, onların demokratik haklarını kullanmasının bile engellenebileceğine eminsinizdir.
Bernard Shaw'un "Siyasal bir akımın, soyguncuların desteğini sağlamadan oy çoğunluğunu elde etme umudu bulunamaz," görüşünü paylaşan bir oportünistsinizdir. Egemen güçlerin bir bölümü sizi desteklemektedir.
Doğal olarak, ekonomik göstergeler kötü olup da, sizin göreviniz iyi göstermekse yine yukarı-daki eleştiriciden farkınız yoktur.
Eğer siyasetçi iseniz ve göstergeler kötüye gidiyorsa "Biz olmasaydık daha kötü olurdu," dersi-niz. Göstergeler bir kaç ay için bile olsa iyiye gidiyorsa, "Yapılan reform ve değişim rüzgârından" dem vurursunuz.
Ülkemizde de yıllardır bu tür eleştirmenler, politikacılar, bürokratlar var.
Olmasaydı, yirmi yıldan beri enflasyon bu seviyelerde kalmazdı. Gelir dağılımı bu denli bozul-mazdı.
Olmasaydı, başarılılar ayırdedilebilirlerdi.
Ama, ekonomide rakamlar yalan söylemez. Bazen göstergeler, kötü niyetli olmadan da kötü yorumlanabilir. Ama, ekonomide en azından üzerinden zaman geçtikten sonra, doğru ve gerçekçi değerlendirme yapılabilir.
Yeter ki, doğruyu görmek ve göstermek isteyelim.

16 Nisan 1997







Bize Bir Şeyler Oluyor



BİZE bir şeyler oluyor.
Avrupa'dan dışlanıyoruz. Aslında, onlarla olan "Ortak Yan"larımızı çoğaltamadık. Dışlanma-yı, kolay yoldan izah ederek, din farklılığına bağladık. Kendimiz yerine, başkalarını suçlamayı seç-tik.
Komşularımızın çoğuyla kavgalıyız. Yunanistan'la, Irak'la, İran'la, Ermenistan'la ve Suriye'yle sorunlarımızı nasıl çözeceğimizi bilemiyoruz. Türki Cumhuriyetlerle bile yeterli işbirlikleri kuramı-yoruz.
Büyük ekonomik sorunlarımız var. Enflasyon ve gelir dağılımı iyice bozulmuş. Dünyanın eko-nomik açıdan gerileyen, birkaç ülkesinden birisiyiz. Ekonomik ve siyasi hedeflerimiz belirsiz. Hiç -bir konuda görüş birliğimiz yok. İyi ile kötüyü, iyilerle kötüleri karıştırmışız. Kirliler, temizleri kirli olmakla suçluyabiliyorlar.
Terör belasıyla başa çıkamıyoruz. Terör mücadelesine para harcamak yüzünden sağlık, eğitim, yapısal değişim ve sosyal güvenlik gibi sorunları ıskalıyoruz..
Otoyollar yapıyor fakat, trafik sorunumuzu bir türlü çözemiyoruz.
Ülkemizde insan hakları sorunu olduğunu söylüyorlar.
Somut olarak ne demek istediklerini bile, anlayamıyoruz.
Bizde demokrasi var mı, yok mu? Bilmiyoruz. Demokratik rejimlerde, çoğunluğa dayalı istik-rarlı hükümetler nasıl kurulur? Uzlaşabildiğimiz bir fikrimiz yok. Bu konuda fikir üretenlerin, fikir-leri kendileri için ürettiklerini söylüyoruz.
Bize bir şeyler oluyor.
Ülkenin çıkarlarını düşünmesi gerekenler, kendi çıkarlarını düşünüyor. Kendi çıkarlarını düşünmesi gerekenler de ülkeyi. Yetkili olsun olmasın herkesin, ülkeyi kurtarmak için bir projesi var. Bu durumda, işi gerçekten bilenlere hiç mi hiç fırsat yok. Zaten, gerçekler de berrak değil.
Rekabet, her fırsatta engelleniyor. Sistem, başarısızları eleyemiyor. Özel teşebbüsten bahse-dilip, her şey devletten bekleniyor. Ne bankaların, ne holdinglerin ve ne de siyaset adamlarının iflası hoş karşılanıyor. Hatta, devletin herkesi kurtarması, doğal karşılanıyor. Yenilme ihtimali olmadan, sahaya çıkılmaya alışılmış.
Yenmek değil, öldürmek peşindeyiz. Bu yüzden, partiler bile kapatılabiliyor. Çünkü, bu kez yenseniz bile, bir süre sonra rakibinizle yeniden karşılaşmanız gerekecek. İyisi mi, rakiplerimizi bir daha dirilemeyecek hale getirmek. Hâlâ, kökten sünnetlerin, radikal tedbirlerin sorunları çözeceğini sanıyoruz.
Uzlaşmaya ve ödün vermeye yanaşmıyoruz. Müsamaha, işbirliği, ortaklık ve diyalog kelime-leri lügatımızda yok. Var gibi görünseler de. Bu yaklaşımların, hangi sorunları çözebileceğinin bile farkında değiliz.
Bize bir şeyler oluyor.
Neden mi?
Kapitalist sistemi ve piyasa ekonomisini bir türlü özümseyemedik. Bir türlü kabul edemedik. Devletçilik Rusya'da bitti; maalesef bizde bitmedi.
Rekabeti ve müsamahayı içimize sindiremedik.
Demokrasi konusunda da sorunlarımız var.
Neden mi?
Çünkü, demokrasi kapitalist sistemin siyasi rejimi.
Piyasa ekonomisini; yani, serbest rekabeti yerleştirmeden demokrasi ve insan hakları sorunumuzu çözemeyiz.

23 Aralık 1997





Gelecek Yılın Mutlaka Çıkacak Falı



GEÇTİĞİMİZ yıl, değişik bir yıl değildi. Gelecek yıl da olmayacak. Kazananlar yine kazanıp, kaybedenler yine kaybedecek.
Kaybedenlerden birkaçı, kazananlar arasına kabul edilecek. Ama, kazananlar arasına kabul edilen-ler yine çok sınırlı sayıda olacak. Kaybedenlerin nüfusu daha hızlı arttığı için, kazananların kaybedenle-re oranı ise gittikçe düşecek.
Yine, gerçek hayatta acımasızlar kazanırken; filmlerde iyiler galip gelecek. Gerçek hayatta zenginler daha zengin olurken; filmlerde fakirler zenginleşecek.
Kısacası, zenginler malı götürürken; fakirler malın resmine bakıp kendi kendini tatmin edecek.
Yine, fakirler hangi zenginin başa geçeceğine karar vermek için oy kullanacak. Bu rejimin adına da "Demokrasi" denilecek.
Yine, zenginler fakirlerce seçilmek için, fakirleri korumaya soyunmuş gibi, fakirlerle "Ortak Yan"ları varmış gibi görüntü verecek. "Ana", "Baba", "Mağdur", "Dürüst" ve "Tarkan" gibi takma adla-rın yine milyonlarca takipçisi olacak.
Yine, seçen zengin olmayacak; seçilenler "Kendi Zenginini Yaratma" imtiyazına sahip olacak. Bu imtiyazı kullananlar da, gerek medya ve gerekse işadamları tarafından pek sevilecek.
Yine, her fakirin zengin olmak için çalışmayan bir planı olacak. Ama, zengin devlet eliyle daha zengin edilecek. Yani, zenginin daha çok zengin olmak için, bir gece önce gördüğü rüya çıkıverecek.
Fakirin hakkını koruması gereken Sosyal Demokratlar yine, düzenin bir numaralı savunucusu ola-cak.
"Fakirin fakir kalması için" yine, fakir uğraşacak. Fakir, kendinden biraz daha fazla kazanana "Hır-sız" damgasını vururken; "Malı Gerçekten Götüren"in önünde saygıyla eğilecek.
Yine, fakirlere "Dünya Malı"nın ahirette bir faydası olmadığı öğretilecek.
"Vergi Reformları" zamansız olduğu için ertelenirken, "Enflasyonu Düşürme Reçeteleri"ni sunanlar cahillikle suçlanacak.
İşin en kötü ve traji-komik yanı ise, bizim zenginlerin kendilerini zenginleşiyor zannettikleri bir sıra-da, gerçekte fakirleşmeleri olacak.
Benzer düzen bütün dünyada sürdürüldüğü için, zengin ülkelerin zenginleri daha da zenginleşirken, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin zenginleri oransal olarak fakirleşecek.
Bizim zenginler, "Ortak İneği Satıp, Buzağı Alır" ken; zengin ülkelerin zenginleri, buzağılarını satıp ortak inek alacak.
Yani, biz bölünürken, onlar birleşecek.
Bizim zenginler, kendi fakirlerini yaratırken; gelişmiş ülkelerin zenginleri, başka ülkelerin fakirlerini yaratacak.
Yani, biz kendi kendimizi sömürerek sermaye birikimi sağlamaya çalışırken; onlar başkalarını sö-mürerek aynı işi yapmaya çalışacaklar.
Kısacası, biz savaşırken, onlar bize tüfek satacak.
Biz otoyol yaparken, onlar bize otomobil satacak.
Bizim "İşi Gerçekten Bilenler"imiz ise, iktidara hiç bir zaman getirilmeyecek. Getirilseler bile bu yıpratılmak için olacak.
Geçmişi aramayacağız. Ama, aradığımızı da bulamayacağız.
Falcılar, olacakların çoğunu bilseler de, hiçbir zaman bildiklerinin tümünü söylemeyecek.

31 Aralık 1997




Amerikan Medyasında Sansür



GERÇEĞE, ancak özgür tartışma ile ulaşılabilir. Salt bu nedenle bile, "Basına Sansür" konusu tartışılırken çok dikkatli olmalıyız.
Gelişmiş ülkelerde, medya üzerinde doğrudan uygulanan sansürler çok nadir olarak görülüyor. Sansürün tek uygulama nedeni, "Milli Güvenliğin Tehdit Edilmesi veya Tehlike İçine Düşmesi İhti-mali" olmuş.
Amerika Birleşik Devletleri(ABD)'nde medyaya, ya da sözlü beyanlara sansür uygulaması Bi-rinci Dünya Savaşı ile başlayıp, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki "Soğuk Savaş" dönemlerine ka-dar sürmüştür.
Bügün Amerikan medyası, gerek kamu görevlileri, gerek başkan, gerek kongre ve gerekse hü-kümet için "Ölüm Tehdidi" dışında, her türlü eleştiriyi açıkça getirebiliyor. "Ölüm Tehdidi"nde bu-lunanlar ise, tutuklanıp ceza görüyor.
ABD'deki sansür uygulamaları arasında, "Vietnam Savaşı hakkındaki Gizli Bir Rapor"un gaze-telerde yayımlanmasının iki hafta süre ile yasaklanması ve "Hidrojen Bombasının Diğer Ülkelerde de Üretilebilmesi" ihtimalini risk etmemek üzere bir dergide yer alan makalenin basımının yedi ay süre ile ertelenmesi gibi uygulamalar bulunuyor.
ABD'de bazı sansür uygulamaları ise, doğrudan CIA Ajanları ve çok gizli bilgileri (Classified İntelligence Data) bilen kişilerle ilgilidir. Örneğin, halen görev başında olan veya görevden ayrılmış CIA Ajanla-rının bildiği sırların açıklanması veya medyada yer alması yasaktır.
Ancak, bugünün gelişmiş toplumunda "Madem Özgür Bir Toplumda Yaşıyoruz, Gerçeği Bilme Hakkımız Vardır" görüşü, gittikçe yaygınlaşıyor.
İşte bu "Bilme Hakkı" (Right to Know), Haziran 1971'de Başkan Nixon'un Milli Güvenlik Da-nışmanı Henry Kissinger'ın, ABD'nin Vietnam Savaşı'na girme nedenlerini açıklayan 7000 sayfalık "Gizli Rapor"un "New York Times"da yayımlanmasını önleme girişimini sonuçsuz bıraktı.
Sansür, gerçeklerin yayımının yasaklanmasıdır. Sansüre karşı olmak, basın sektöründe çalışan herkesin olduğu kadar, politikacıların da görevidir.
"Yalan Haber"in yayımlanmamasının istenmesi ise, tamamen ayrı bir konudur. Çünkü, "Yalan Haber" kavramı, tamamen "Gerçek Dışı" veya "Hiç Olmamış" bir haber biçimini de kapsıyor.
Ancak, bu konunun da sınırlarının çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Çünkü, medyaya bir de, "Verdiği Haberi İspatlama" zorunluluğu getiremeyiz.
Bu pencereden bakılırsa, "Yalan Haber" kavramını "Uydurma Haber" veya "Üretilmiş Ha-ber"le kısıtlamak; kişilerin ve kurumların "Tekzip" haklarının gecikmeden ve "Haber'le Aynı Bü-yüklük ve Biçimde" verilmesini sağlamak, bu konuda amaca ulaşmak için yeterli oluyor.
Zaman zaman, maalesef bazı medya organlarının tamamen uydurma ve gerçek dışı haberlerle, hatta "Tetikçiler" kullanarak insanlarımızı yanılttığı durumlara şahit de oluyoruz.
Gerçekleri yok sayarak; haksız yere ve üretilmiş haberlerle kişilere, kurumlara saldırarak; konu "Medya" bile olsa tartışmayı önleyerek bir yere varamayız.
ÖZGÜRLÜĞÜ tekelleştirmek, onu yok eder (to monopolize freedom destroys it). Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nde, "Basında Tekelleşme" konusunda "Kansas City Star" gazetesi hakkında alınan karar bu sözcükle başlıyordu.
ABD'de Kongre, ilk kez 1890 yılında "Antitröst Kanunu"nu kabul etti. 1914 ve 1936 yıllarında Kanun gözden geçirilip güçlendirildi. Şu anda, ABD'de basın özgürlüğünün sınırlarını koyan başlıca yasa budur. Bu yasa ile, Medya Sektörü dışında faaliyet gösteren işletmelere hangi kurallar uygula-nıyorsa, Medya Sektörü'ne de aynı kuralların uygulanması öngörülmüştür.
Medya Sektörü, sadece gazete ve televizyon yayıncılarını değil; matbaaları, dağıtım şirketlerini, film yapımcılarını, kablolu televizyon işletmelerini, reklamcıları ve halkla ilişkiler firmalarını da kapsıyor.
Yasa'ya göre, medya şirketleri yalnız rakiplerini zora sokmak için onun gazetesini dağıtmamak gibi nedenlerle değil; çalışanlarına verdikleri ücretler, çalışma saatleri ve çalışanlar arasında ırk ve cins ayrımı yapmaları gibi nedenlerle de "Antitröst Kanunu"na tabi oluyorlar. Medya kuruluşları da-ğıtım ve reklam konularında ortaklık veya bu konuda bir anlaşma (joint operating agreements) yapa-mıyorlar.
Los Angeles'da "Star" ve "Citizen" gazeteleri bir anlaşma ile üçüncü bir şirket kurup (Tucson Newspapers Inc.) bu şehirdeki reklam ve dağıtım işini kontrol etmeye başlayınca; önce Başkan Ken-nedy, ölümü üzerine de Başkan Johnson bu tekelin üzerine gittiler.
Bizdeki ""Anayasa Mahkemesi" benzeri olan, "ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme Court)", bir tek şehirde bile olsa dağıtım ve reklam tekelinin "Antitröst Kanunu"na aykırı olduğu kararını ve-rerek, bu tekeli dağıtmıştır.
Bu karara göre, gazeteler ancak "Ortak Matbaa" işletebilirlerdi.
Bu karardan on altı ay sonra, Başkan Nixon tarafından desteklenen bir yasa (Newspaper Pre-servation Act), gazetelerden birinin iflasa sürüklenebilme ihtimali olması halinde, rekabete gölge dü-şürmemesi ve yazarların baskı altına alınmaması ve hükümet izni alınmak şartı ile bazı "Ortak İşlet-me Anlaşmaları"na imkân tanımıştır.
Bu Yasa'ya uygun olarak ve izin almak suretiyle bile olsa, 1972 yılında San Francisco "Chro-nicle" ve "Exam-iner" gazetelerinin, "Ortak İşletme Anlaşması" yaparak dağıtım ve reklam ücretleri konusunda bir tekel yaratması mahkemelik oldu.
Neticede, bir büyük mağaza sahibinin, yüksek reklam ücretlerinin kendisini iflasın eşiğine ge-tirdiğini ileri sürerek açtığı davada; hâkim, gazete sahiplerinin 1.350.000 Dolar tazminat ödemesini karara bağladı.

Kısacası, özgürlüğü tekelleştirmek onu yok ediyor.

25 Kasım 1996

Ana Sayfa | Hakkımızda | İletişim | Yaman Törüner | Akşam Yazıları | Site Map


Back to content | Back to main menu